04/06/2021 | Yazar: Ali Erol

Mayıs ayından LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”leri T24, Gazete Damga ve Cumhuriyet yazarlarından...

LGBTİ+’lar için Mayıs ayı gökkuşağı “köşe”leri Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Mayıs ayından LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”lerini T24, Gazete Damga ve Cumhuriyet yazarlarından derledik.

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı yapmayan, en azından homofobik ve transfobik nefret söylemlerinden medet ummayan pozitif “köşe”lerden işte Mayıs ayında okuduklarımız.

T24, Pınar Okyay: “LGBTİ+’lar ayrımcılığın en ağırlarından birini yaşıyorlar”

T24 yazarı Pınar Okyay, “İstanbul Sözleşmesi'nin 10. yılında” başlıklı köşe yazısında, “İstanbul Sözleşmesi'nin LGBTİ+'ların haklarını koruyarak toplumun aile yapısını tehdit altında bıraktığı söyleniyor. Tehdit, insanlarımızın korunmasız ve çaresiz bırakılmasıdır.” diye yazdı.

T24 köşe yazarı, çocukluğunun kitaplarından Pollyanna’dan, “Büyük pencereden giren güneş ışıkları prizmaya ulaşır. Işık prizmanın içinden geçince ortaya bir sihir çıkar. Odayı bir gökkuşağı kaplar.” hikayesini hatırlatıyor ve devam ediyor:

“Gökkuşağı renkleri bugünlerde çok konuşuluyor. Ve benim aklıma hep Pollyanna geliyor.

LGBTİ+ topluluğu 1970'li yıllardan beri gökkuşağı renkli bir bayrak açılıyorlar. Bu yüzden gökkuşağı onların simgesi oldu. Ancak hayatlarında bir sihir yok gibi görünüyor. Çoğunun yaşamı zor koşullar altında. Ayrımcılığın en ağırlarından birini yaşıyorlar. Uzun zamandır birçok toplumda, ülkemizde olduğu gibi, muhafazakar gruplar tarafından aile yapısının bozulmasının nedeni olarak gösteriliyorlar.”

T24’ten Pınar Okyay, LGBTİ+’ların hedef gösterilmesinin, İstanbul Sözleşmesi'nin iptali sürecinde iyice ortaya çıktığının altını çiziyor: “Oysa, İstanbul Sözleşmesi ne der? Toplumsal cinsiyete bağlı gerçekleşen şiddetin önüne geçilmesi gerektiğini söyler ve bu konuda yol gösterir. Öyle bir toplum yaratın ki, şiddet ortaya çıkamasın. Bunun başlangıcının da Toplumsal Cinsiyetten geçtiğini kabul eder. Evet, toplumsal cinsiyet, bu nedenle ortaya çıkan ayrımcılıklar ve şiddet gerçektir… İşte bu noktada cinsiyet yönelimden bahseder. Bir insan hakkı olarak. Tam da bu nedenle, taraf devletler yükümlülüklerini yerine getirirken cinsel yönelim ya da cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık yapmayacaklarını taahhüt ederler.”

İstanbul Sözleşmesi'nin LGBTİ+'ların haklarını koruyarak toplumun aile yapısını tehdit altında bıraktığı iddiasıyla söylenenlerle devam ediyor T24 yazarı: “Evet, aile bizim için çok değerlidir. Ama ailenin kutsallığı ya da korunması kılıfı altında kadına karşı şiddetinin meşrulaştırılmasını kabul etmemiz mümkün değildir. Evet, aile bizim için çok değerlidir. Ama her bir insanımız da. LGBTİ+'ların cinsel yönelimleri nedeni ile ayrımcılığa uğraması ya da şiddete maruz kalmasını kabul etmemiz mümkün değildir. Ve hiçbiri diğerinin tehdidi değildir. Tehdit, insanlarımızın korunmasız ve çaresiz bırakılmasıdır.”

T24 yazarı Pınar Okyay, köşe yazısını, “gökkuşaklarını seveceğiz” diyerek bitiriyor: “Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı, cinsel yönelimin sorgulanmadığı ve hiç kimsenin ötekileştirilmediği bir dünyayı istemekten vazgeçmeyeceğiz. Ve, o gün gelecek. O zaman, bu güzel ülkenin bahar güneşi hepimizi saracak. O zaman, umarım, bahar yağmurlarını ve sonrasındaki gökkuşaklarını seveceğiz. Ve, her gelen gün bir öncekinden güzel olacak.”

Gazete Damga, Ç. Ceyhan Suvari: “Antropolojik çalışmalar, kadınlık ve erkekliğin başka biçimlerinin de mevcut olduğunu göstermiştir”

Gazete Damga yazarı Ç. Ceyhan Suvari, “İstanbul Sözleşmesi” başlıklı yazısında, “İmzalandığı günden beri özellikle siyasal İslamcı erkekleri çok rahatsız eden sözleşmenin, bahsi geçen kesime göre amacı; gençleri lezbiyen, gay, biseksüel ve transeksüel yaparak Müslüman Türk aile yapısına zarar vermektir” diye yazdı.

Gazete Damga yazarı Suvari, “İmzaya karşı çıkan siyasal İslamcı erkekleri asıl rahatsız eden konu, sözleşmedeki kadın erkek eşitliğine vurgu yapan “toplumsal cinsiyet” kavramıdır” diyor ve devam ediyor:

“Söz konusu çevrede, kadın ve erkeğin “vazife”lerinin ayrı olduğuna ve çoğunlukla erkeğin lehine olan bu vazife farklılığının da “fıtrat”tan, yani yaratılıştan kaynaklandığına inanılmaktadır. Nitekim muktedir, çok sık bir şekilde “kadın erkek eşitliği fıtrata ters” demektedir.”

“Antropoloji ve sosyoloji gibi insan ve toplum bilimleri de toplumsal cinsiyet kavramını kullanır. Çünkü antropolojik alan araştırmalarından elde edilen veriler, kadınlık ve erkekliğin biyolojik veya tanrısal kimlikler olmadığını, diğer bütün kimlikler gibi öğrenildiğini ortaya koymaktadır. Yani içine doğduğumuz toplumun, sahip olduğumuz üreme organına göre geliştirdiği davranış/rol kalıplarını öğrenmemiz ve bunu içselleştirmemiz neticesinde kadın ve erkek kimlikleri ortaya çıkmaktadır. Bütün toplumlar bireylerine edep (adabımuaşeret), terbiye veya görgü kuralları olarak bilinen davranış kalıplarını dayatır. Mesela bizim toplumumuzda edepli olmak için erkek üreme organına sahip bireylere delikanlılık, malına ve kadınına sahip çıkmak ve evinin reisi olmak öğretilirken, dişi üreme organına sahip bireylere itaatkarlık, erkeğe muhtaçlık/sahiplenilmek ve evinin hanımı olmak öğretilir. Bu kuralları en iyi şekilde öğrenip sergileyenler en makbul erkek ve kadın olarak baş tacı yapılır.”

“Oysa antropolojik çalışmalar, kadınlık ve erkekliğin başka biçimlerinin/hallerinin de mevcut olduğunu göstermiştir. Hatta bizdeki rollerin tam tersini öğrenen ve sergileyen toplumların olduğunu biliyoruz… Aynı şekilde bizim kültürel dünyamızda ataerkilliğin, yani erkek egemenliğinin/iktidarının ilahi, dolayısıyla tek ve değişmez bir sistem olduğuna inanılırken, dünyanın farklı bölgelerinde anaerkilliğin, yani kadın egemenliğinin/iktidarının ilahi olduğuna inanan toplumlar da var.”

“Toplumsal cinsiyet rollerinin kültürel olarak öğrenildiğine dair binlerce sayfa yazılabilir. İstanbul Sözleşmesi de toplumsal cinsiyet kavramının anlaşılmasında yeterli olamadı ama en azından kadınların lehine olan bir içeriğe sahipti. Sözleşme, 2011 yılında imzalanınca yandaş medya büyük bir coşkuyla; “müjde! artık kadınlar ölmeyecek”, “ne kadar güzel oldu”, “ne iyi ettik” gibi ifadeler kullanmıştı. Üniversiteler geri durur mu? Onlar da toplumsal cinsiyet başlıklı etkinlikler düzenlemek için birbirleriyle yarıştılar. Toplumsal cinsiyet dersleri, hatta kadın araştırmaları/çalışmaları yüksek lisans programları bile açıldı. Ama muktedir, AB'nin gönlünü kazanmak için imzaladığı sözleşmeden, siyasal İslamcı seçmenin gönlünü kazanmak için ayrılınca yandaşlar ve üniversiteler yine boşa düştü. Yandaş medyanın işi kolay, daha önceki övgülerini inkar ederek sözleşmenin Müslüman Türk aile yapısına uygun olmadığını söylemeye başladılar bile. Ama üniversiteler öyle mi? Resmi olarak açılan yüksek lisans programlarını ne yapacaklar? Toplumsal cinsiyet dersleri verilmeye devam edecek mi? Edecekse derslerde ne anlatılacak? Dersin hocası, toplumsal cinsiyet kültürel bir inşadır dese fıtratı inkar etmiş olacak ve belki de İslam inancını ve değerlerini aşağılamaktan hakkında soruşturma açılacak. Tam bir komedi ama trajik olanından. Bu zihniyet hakim olduğu sürece değil İstanbul, 81 ilin her birinde ayrı ayrı sözleşme imzalansa da nafile...”

Cumhuriyet, Mine Söğüt: “Ama o temel ihtiyaçlar arasında LGBTİ+ hakları yoktur”

Cumhuriyet köşe yazarı Mine Söğüt, “Temel ihtiyaçlar listesi” başlıklı yazısında, “İnsanın temel ihtiyacı özgürlük ve adalettir” diye yazdı:

“Ekmek alıp bardak alamayacağımız marketler, online satışları muaf tutan yasaklar, sigaranın temel ihtiyaç maddesi sayılması ve içkinin yine ısrarla yasaklanması gündemdeyken sormak gerekir: Endüstriyel yaşamın insana vaat ettiği o sisli dünyada ve çoğunluğun yoksul, hem de çok yoksul olduğu bu hayatta insanın temel ihtiyaçları tam olarak nedir aslında?”

“Taşocakları ve inşaatlar bir temel ihtiyaç mıdır”, diye soran Cumhuriyet yazarı Söğüt, devam ediyor: “Ama o temel ihtiyaçlar arasında... Ücretsiz ve eşit ulaşılabilen eğitim hakkı yoktur. Yine ücretsiz ve eşit ulaşılabilen sağlık hakkı yoktur. Adalet, hukuk ve demokrasi yoktur. Barış yoktur. Huzur yoktur. Birtakım markalara sahip olabilme isteği, akabinde bu isteğe ulaşmayı vaat eden ama garanti etmeyen iş olanakları vardır da... Mutlak demokrasi, kadın hakları, çocuk hakları, LGBTİ+ hakları, işçi hakları, insan hakları yoktur.” 

Cumhuriyet yazarı, Mayıs ayındaki, “Mafyanın ve iktidarın selameti, ülkenin kıyameti” başlıklı ikinci yazısında, “Köfteci Yusuf’u, üzerine çökmek isteyen mafyadan kurtaran devlet refleksi... Bu ülkeyi, üzerine çökenlerden kurtarmak için harekete geçmiyor.

Hatta aksine, kimin nereye, ne koşullarda çökeceğine... Ve kimin nereye, ne sebeple çökemeyeceğine dair karar yetkisi olduğunu kendi bünyesinde rasyonelleştirebiliyor” diye yazdı.

“Bu hengâmede, turizmin, sağlığın, eğitimin, basının, hukukun, inanç ve ifade özgürlüklerinin, kadın, çocuk, LGBTİ+ birey, insan ve hayvan haklarının, azınlıkların üzerine... Sit alanlarına, kıyılara, derelere, tarlalara, dağlara ve taşlara çökenler daha da cesaretleniyor. İşin içine hâlâ yargının girmemiş olmasından kimse şüphelenmiyor. Ve bütün bunlar biz nicedir eylemci değil, sadece uslu birer izleyiciyiz diye böyle devam ediyor.”

***

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…


Etiketler: medya
Bayram