13/12/2021 | Yazar: Yıldız Tar

Eşitlik dosyasında Yıldız Tar, dini dogmalardan “bilimsel” fobilere ruh sağlığı alanının LGBTİ+’lara yaklaşımını yazdı: LGBTİ+’lara ismini Kilisenin mi yoksa bilimin mi koyacağı kavgası da çok uzun sürmez. Her ikisinin de kavgasından öğrenen ve güçlenen devlet, yanıtı hukukta bulur.

Biraz da psikolog ve psikiyatrlar LGBTİ+’lara açılsın Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Görsel: Damien Blottiere

Mahmut Şefik Nil/Gözüm Abla’nın aziz hatırasına hürmetle

“Kendime olan güvenimi yeniden kazanmak, kendimden iğrenmekten kurtulmak için durumumun korkunç olmadığını, bu alanda tek olmadığımı anlamaktan başka yapacak bir şey kalmıyordu.”[1]

Andre Gide’nin kült eseri Corydon’da eserin isim kahramanı bu cümlelerle başlar hikayesini anlatmaya. Hikaye dediğime bakmayın, Corydon hikayesini değil; üzerine boca edilen bütün o sapıklık ve sapkınlık yaftasını bir bir nasıl çürüttüğünü dinlemeye davet eder okuru ve okurun gözünden baktığı dinleyicisi olan arkadaşını. Corydon’un gözünden değil de, eski dostunu ziyarete giden çok bilmiş bir arkadaşının gözünden takip ederiz hikayeyi. Anlatıcının Corydon olmadığı bu kitap, ruhbilimi ve doğabiliminin eşcinselliğe yaklaşımındaki bütün tutarsızlıkları, bu tutarsızlıkların nasıl ve neden eşcinselliği sapıklaştırma ve sapkınlaştırmak için kullanıldığını çok sakin ve mantık sınırları içerisinde anlatan bir manifestodur aynı zamanda.

1911’den 1920’ye kadar parçalar halinde gizlice basılan, 1924’te tamamı yayınlanan bu kitabın üzerinden neredeyse yüz yıl geçse de, bilimsel yöntemin iddia ettiği üzere tarafsız olmadığını, hatta tarafsızlık mitosunu üzerine adeta bir kalkan gibi giydiğini anlayabilmemiz açısından Corydon hâlâ daha önemli bir yerde duruyor. Gide’in “en önemli eserim” dediği, dostlarınınsa onu “bu kitap sana en büyük zararı verecek” diyerek uyardığı Corydon’un 90’larda Türkçeye “Sapık Sevgi” ekiyle çevrilmiş olması dahi kitabın önemini bizlere gösteriyor.

Corydon, bir yanıyla savunmasıdır Andre Gide’in. Cinsellik ve cinsiyet bürokratlarının hummalı bir tasnife giriştiği, bu tasnifinse esas amacının belli tür edimleri patolojik kimliklere dönüştürerek, hem edimi hem de kimliği hastalaştırmak, hastalaştırdığı oranda o edim ve kimlik üzerinde hakimiyet elde etmek, bu hakimiyeti ise “tedavi” adı altında işkenceye vuran uygulamalarla tatbik etmek amacını taşıdığı bir dönemde Corydon, gücünü geri kazanma girişimidir. Kendine olan güvenini geri kazanmak ister Corydon ve belki de Andre Gide. Bunun için seçtiği yöntem Sokratik bir sohbetler silsilesidir.

Peki Corydon’a ve belki de Andre Gide’e bunları yaşayanlar kimlerdir, nelerdir? Corydon, kendinden nasıl iğrendirilmiştir? Bu soruların yanıtları bizleri bu yazının konusu olan cinsellik ve cinsiyetlere, doğal ve de kültürel çeşitliliği nizama sokma, tekleştirme ülküsüyle harekete geçen ruh sağlığı alanının kendi alanı dışına da taşarak nasıl bir tür talim ve terbiye aracına dönüştüğüne götürüyor.

Cinsellik ve cinsiyetleri tasnif hezeyanları

Corydon’un kaleme alınmasından birkaç on yıl önce, 19. yüzyılın sonları cinsellik ve cinsiyetleri tasnif hezeyanlarının doruk noktasıdır. Cinsel edim ile cinsiyet arasında kopmaz bir bağ olduğunu öne süren, böylelikle ataerki ve heteroseksizmin; ikili cinsiyet rejimini sürdürmek için işbirliğine bilimsel zeminden maşa olmayı büyük bir şevkle üstlenen cinsellik bürokratlarının temelde yaptığı “her türlü kontrolsüz hareket ve tuhaflığı tanımlamak ve kategorize etmektir”.[2] İlk başlarda tutmayan bir terim olan homoseksüel terimini 1868’te Almanya'da Károly Mária Kertbeny "normal-seksüel"in tam karşıtı olarak önerir. Aynı yıl Richard von Kraft-Ebing, Cinselliğin Psikopatolojisi'nde 4 temel kategoriden bahseder: Psikoseksüel hermafrofitler (biseksüel de diyordu), homoseksüeller (doğuştan ile edinilmiş diye ayırıyordu), efemineler ile virajiniteler ve androjenler.[3] Kraft-Ebing’in bu tasnifi ilerleyen yıllarda çatı bir terim olarak kullanılacak “homoseksüel” torbası içerisine cisgender cinsiyet kimliği ve heteroseksüel cinsel yönelim dışındaki bütün cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimlerin atılması; atılan bu torbanın ise hastalıkla etiketlenmesi ile sürecektir. Öyle ki, 17 Mayıs 1990’da Dünya Sağlık Örgütü’nün bu patolojikleştirme eğiliminden geri dönmesinden sonra bile Kraft-Ebing hâlâ daha “onarım terapisi” adı verilen işkenceye gerekçe olarak kullanılan isimlerden biridir.

Aynı dönemde, Karl Heinrich Ulrichs bu bürokratikleştirmeyle, zirveye taşır. Önce dünyayı üçe böler: Erkekler, kadınlar ve urningler. Urningleri de kendi içinde böldükçe böler. Ulrich’in şemasında tanımlayan sadece ve sadece iki kategori vardır: Heteroseksüel erkekler ve heteroseksüel kadınlar. Gregory Woods, Homintern kitabında kategorileştirmeden muaf tutulmaya şu soruyla dikkat çeker: “Onlar nedir? Nasıl kategorize edilmeleri gerekir? Onları kategorileştirmekten muaf tutan nedir?”[4]

Tanımlamadan tanı koymaya isimlendirmenin iktidarı

Woods’un cinselliği tasnif hezeyanlarından neredeyse bir asır sonra sorduğu bu soru, bizi iki hakikatle baş başa bırakıyor. Bunların ilki, ruhbiliminin cinselliği kategorize etme itkisinin gerisinde hiç de bilimsel bir merak yatmadığı. Modernleşen dünyayı daha ileriye taşımak için çaba gösteren ruhbilimciler, yola çıkmadan önce bu çabalarından başka motivasyonlara sahiptir. Bu da, dini dogmanın söylediklerini başka bir kılıf ve ambalajla sunmaya yol açar. Dini dogmadan ve dogmatik düzenin toplumsal ve kişisel olanı düzenleme gücünden kaçınmak, ondan kurtulmak için yola çıkanların; tam da dini dogmanın sodomi diyerek ulaştığı sonuca başka yollardan ulaşması ne kadar da ilginç değil mi? Thomas Aquinas’ın 1264’te “doğaya aykırı ahlaksızlığı” şehvete dair günahlar içerisinde en yüksek konuma yerleştirmesi, boşa giden dölü cinayetten sonra en büyük günah diye nitelemesi[5] ile; öncü ruh ve doğa bilimcilerin patolojikleştirmek için tasnif etmesi arasındaki fark nedir? Şüphesiz fark vardır. Bu fark, referans noktalarında ve edim ile kimlik arasındaki ilişkiye dair dönemlerinin bakış açılarının zıtlığında saklı. Ancak ulaştıkları sonuçlara bakıldığında belki de anlamsızlaşan veya en azından önemsizleşen bir farktan bahsediyoruz.

İkinci hakikat ise, tanımlama çabasının kendisine dair. Neyi tanımlamaya ihtiyaç duyuyoruz? Tarafsız bir şekilde bütün iktidar ilişkilerinden azade bir konumda durduğunu iddia ederek adeta Katolik Kilisesi’nin Tanrı’sının konumuna göz diken doğa ve ruhbilimcileri, Kilise’nin boşluk bırakarak yönetme gücüne karşı yeni bir yönetme biçimi icat etmiştir artık: Boşluğa izin vermeden, her boşluğu adlandırarak yönetme. İsimlendirmek, büyük bir güç bahşeder insana. Belki de ilk olarak yeni doğan çocuğa isim veren ebeveynin gücünü yeniden çağırmaktır insana dair her şeyi isimlendirme arzumuzun gerisinde yatan. Yeni doğana ismini ve cismini annenin mi yoksa babanın mı vereceği kavgası gibi, LGBTİ+’lara ismini Kilisenin mi yoksa bilimin mi koyacağı kavgası da çok uzun sürmez. Her ikisinin de kavgasından öğrenen ve güçlenen devlet, yanıtı hukukta bulur. Kilise hukukundaki sodomi, modern dönemde bu sefer ruh ve doğabilimin kendisine verdiği güçle cezalandırma yetkisiyle donanarak modern devletlerin hukuklarında da kendisine yer bulur. Nasıl ki Osmanlı Şerri hukukunda sodominin yerli karşılığı olan fiil-i livata eylemi “Haddi aşmak” diye tariflenmiş ve Allah’a karşı işlenen suçlar arasında yer almışsa, Kilise hukukunda Tanrı’ya ve onun yaratımına karşı bir cürüm olarak bulunuyorsa; modern ve laik hukuk düzenlerinde de doğaya karşı işlenmiş bir suçtur cisgender ve heteroseksüel olmamak. Türkiye’de Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu’nda düzenlenen gayrı tabi mukarenette bulunmak[6] anlayışının öncülleri birbirine zıt bir şekilde çalışıyormuş gibi görülen dinsel ve modern hukuk normlarının temelinde yer alan bir meseledir. Bu düşmanlığı dinsel dünyadan modern dünyaya taşıyan ise, bilimin ta kendisidir.

“Bilimsel” çalışmalardan beynelmilel homoseksüel komploya uzanan yol

Anomalileştirmek için üretilen bilgi, ilerleyen yıllarda çok hızlı bir şekilde ulusal güvenlik sorunu olarak homoseksüelliğin inşaasına payanda olacaktır. “Beynelmilel homoseksüel bir komplonun” peşine düşenler açısından homoseksüeller doğal ajanlardır, kamusal alanı istila etmek için gizli bir ajandası olan bir topluluktur. Homoseksüellere atfedilen, kendi uluslarından diğer vatandaşlardan farklı olarak ulus, sınıf ve sınırları aşabilecek ilişkilere sahip olma komplosu; yeri gelir homofobi ile Anti-Semitizmin ittifakıyla 2. Dünya Savaşı’nda hem Yahudilerin hem de eşcinsellerin soykırıma uğramasına zemin oluştur. Yeri gelir, 1952’de ABD Senatosu’nun “Homoseksüellerin ve Diğer Cinsel Sapkınların İstihdamı” raporunda kendisine "Kendi kötü ahlaklarının doğası gereği kötücül, gizemli ve etkin bir Enternasyonel'e ait olmaları..." ifadeleriyle yer bulur. Her iki örnekte de, soykırımda da eşcinsellerin kitlesel olarak işlerinden atılmasında da bu karar ve uygulamaları meşrulaştıran olgu bilimin ve yukarıda isimlerini zikrettiğimiz ruhbilimcilerin ta kendisidir. ABD Senatosu’nun raporunda açıkça “Saygın psikiyatrlara”[7] vurgu vardır örneğin. Özetle; ruh sağlığının bu yaklaşımı o alanla sınırlı kalmaz. Devletlerin 1900’lerde ulusal güvenlik sorunu olarak ‘homoseksüelliği’ inşa etmesinin temelleri tam da ruh sağlığının bilgi adı altında ürettiği bu patolojikleştirmeye yer alır. Suçlulaştırmayı bilim eliyle meşrulaştırma girişimlerinin sonucu o dönemlerde ‘beynelmilel bir homoseksüel komplo’ arayışlarını doğurur. 1950, ABD Senatosu’ndan çıkan ‘Homoseksüellerin ve Diğer Cinsel Sapkınların İstihdamı’ belgesi ile çalışma hakkının ihlali de bu sözde ‘araştırmalara’ dayanır; Almanya’da soykırım öncesine uzanan iç içe geçmiş yarı "psikolojik" yarı "hukuki" mekanizmalar, homofobi ile anti-Semitizm’in tarihsel ittfakları, ajanlar, örgüt, gizli tehlike, kamu düzenine tehdit, peş peşe eklenen paranoyalar ile hakikatin bükülmesi gibi örneklerin her birinde de referans noktasını bu sözde ‘araştırmalar’ oluşturur.

Doğal gizli ajanlar mitinden çok hızlı bir şekilde kamusal hayatı istila eden sapkınlar söylemine gidiş her ne kadar tarihsel bir anlatı olsa da geçmiş, hiçbir zaman sadece geçmiş değildir. Tarih, bir sayfanın kapanıp diğerinin başladığı bir mesele olmadığı gibi; geçmişin örüntüleri günümüzü de belirler. Günümüzde LGBTİ+’ların Batı ajanı, bizden olmayan bir olgu, kültürümüze ve geleneklerimize aykırı olarak işaretlenmesinde biraz da ilk dönem ruhbilim çalışmalarının ısrar ve inatla yarattığı normalin dışında cinsel sapkınlıklar mitinin etkisi yok mudur?

Örselenen lubunyalar

Bütün bu tarihte yolculuğun ardından başa, Corydon’un çabasına döndüğümüzde LGBTİ+’ların kendisine olan güven ve gücünün elinden nasıl ve neden alındığını, hangi araçlarla bu sürecin örüldüğünü biraz daha anlayabiliriz. Tanımlamakla tanı koymak arasındaki sınırın her daim incelebildiği bu düzenekler toplamı sadece Corydon’u etkileyen bir mesele de değildir. Sözlü tarih çalışmamız Patikalar’daki görüşmelerde aradan geçen on yılların; psikoloji ve psikiyatrinin kirli tarihinin günümüzdeki LGBTİ+’ları nasıl etkilediğini birinci elden görebilme imkanı bulduk. Bizlerle hisler arşivini paylaşan lubunyaların anlatıları; Gide’in Corydon’unun anlatılarına bir yanıyla o kadar benziyordu ki. Corydon’un yalnızlığı, Yeşim Başaran’ın yalnızlığına benzerdir. Corydon, bu alanda tek olmadığını göstermek isterken Yeşim de kendisinden bir başka daha olup olmadığını sorar kendisine senelerce:

“Allah Allah dedim. Ben sıradan bir insanım, nasıl böyle bir şey olabilir? Çünkü iki tip insan geliyordu aklıma. Beyoğlu’nun arka sokaklarında garip, ne idüğü belirsiz, suç içinde güvenilmez insanlar; ya da şairler, yazarlar öyle entelektüel insanlar yani. Bu arada ikisini de aynı anda mı düşünüyorum, nasıl düşünüyorum bilmiyorum. Belki bi birini düşünüyorum bi birini. Ama sıradan bir insan eşcinsel olamaz gibi düşünüyorum. Dolayısıyla ben değilim herhalde diye düşünüyordum. Çünkü sıradan bir insanım. Sonra kendimden emin oldum. Yani hissettiğim duyguyu biliyorum sonuçta. Ama dedim herhalde bu dünyada benden bir tane var. O zaman hiç sevgilim olamaz çünkü başka bir kadın bana âşık olamaz, demek ki yalnız yaşayacağım şu hayatta gibi şeyler düşünüyordum.”[8]

Corydon’un hayatının sırlarla gizlenmesine karşı tepkisi, Umut Güner’in perdelerle ilişkisine benzer diğer yandan:

“O muhafazakâr şehirde yaşarken, şey yapıyorsun… Komşumuzun oğluyla evde seks yaparken perdeleri kapatmışız. Çünkü seks yaparken perdeler kapatılır. Bu arada Yozgat’ta evimizi gider görürseniz, karşısı ormanlık arazi. Öyle bir yerde perde niye kapatılır? Tabii annem kendi ezberlediği kodlar üzerinden beni anladı. Sonraki bir süreçte bunu gizlemem gerektiğine dönük, yani daha doğrusu bunu yaşamamam gerektiği, bunun olmaması gerektiği yönünde bir müdahalesi oldu. On bir, on iki yaşlarındayken psikiyatriste de gitmeden güzel bir konuşmasını yaptı. Bunu yaşamamam gerektiğine, bunun yaşanmaması gereken bir durum olduğuna dair tatlı tatlı konuştu. Ben orda şeyi anladım; haa, ben bunu yaşıyorsam da perdeyi kapatmayıp ama başka perdeler yaratıyor olmam gerekiyor.”[9]

Bütün bu mekanizmalar bir yandan da LGBTİ+’ları kendisinden utandırmayı hedefler. Corydon’dan yüz yıl sonra genç bir trans kız çocuğu, Buse Kılıçkaya Ankara’da bir psikiyatrın odasına kendisinden utanarak girmiştir mesela:

“Doktor Didem’in odasındayız ama ben nasıl utanıyorum, yani büyük kabahat işlemiş insanlar olur ya, böyle oturmuşum onları diniyorum, dedi ki, “Ya bir dakika dur bir rahat ol. Nedir durum?”. Dedim ben böyle böyleyim; yani bundan da çok mutluyum. Sadece ailemin buna aşırı tepki vermesi beni çok üzüyor ve benim moralimi bozuyor. Çoğu kez değişmek istedim ama değişemedim, olmuyor. Her şeyi denedim olmuyor. Dedi ki yani değişecek hiçbir şey yok.”[10]

Herkes bu kadar şanslı değildir ama. 1900’lerin homofobik psikolog ve psikiyatrlarının günümüzdeki temsilcileri, mensubu oldukları disiplinin yarattığı utanç, yalnızlık, korku ve endişelerle cebelleşen 11 yaşındaki lezbiyen bir kız çocuğunu, Yasemin Öz’ü intihara bile sürükleyecek adımları atar:

“11 yaşımda benim için çok netti artık. Bir kadına aşık olmak, sevgi duymak çok netti. Ama bu çok korkutucu bir şeydi. Kabul edilemez bir şeydi. Okul idaresinde bazı öğretmenlerimi oldukça rahatsız etti bu durum. Benim aşırı yaramaz, taşkın, kural tanımaz tavırlarımı da biraz gerekçe göstererek beni psikiyatriste de götürdüler, ailemin yapmadığı şeyler yaptılar bana. Ergenlik buhranlarımı hiçbir şekilde paylaşabileceğim hiç kimse olmadı. Kimlik arayışımı, kendimi tanımlama isteğimi paylaşabileceğim kimse olmadı. Buhranlı dönemler geçirdim ergenliğimde diye düşünüyorum. Ciddi bir sorgu, çarpışma ve korkuydu benim için. Bu sisteme uygun bir insan olmadığımı fark ettim. Ve büyük bir korkuya kapıldım. Sağlama aracı olarak hani intihar etmeyi bile denedim. Öyle söyleyeyim. Zorlu bir ergenlikti benim için.”[11]

Ne yapmalı?

Peki bütün bu geçmiş ışığında günümüzde psikologlar ve psikiyatrlar ne yapabilir? Bu yazının başında anmadığımız bir diğer isim olan Lucien von Römer’in cinsiyet ve cinsellik spektrumunda 687.375 varyasyon öneren bir model geliştirdiği tanımlama ve aslında tanı koyma refleksinden sıyrılmak önemli bir başlangıç. Bütün dünyanın bir araya gelerek tanımlamaya çalıştığı insanların kendi güçlerine ellerine alabilmesi tam da kendi hikayesini yazmak ve kendi kendisini ihtiyaç duyduğu ölçüde tanımlayabilmesinden geçiyor. Bu yüzden beyan esastır demiyor muyuz?

LGBTİ+’lara yönelik tutum ve becerilerinin farkında olmak ve kendi LGBTİ+fobilerimizle yüzleşmek, yani aynayı kendimize doğrultmak bir diğer adım. Sorunu, LGBTİ+'lar üzerinden değil; heteroseksist sistem üzerinden tanımlamak, sadece terapi odasını değil bulunduğumuz bütün alanları dönüştürmek bir diğer adım.

LGBTİ+ haklarını desteklemek bir konum değil, mütemadiyen tekrarlanan bir eylemler bütünü. Bu eylemlerin en başında ise bugüne kadar LGBTİ+’lara tanı koymayı, LGBTİ+’ların nasıl “açılacağını” en temel dert olarak görmeyi gelenekselleştiren yaklaşıma karşı belki de artık psikolog ve psikiyatrların LGBTİ+’lara nasıl açılacağını konuşmak gerekiyor. Bunun yolu ise Türkiye’de ruh sağlığı alanında LGBTİ+’ların eşitliği mücadelesini başlatanlardan, Kaos GL’nin kurucularından Psikolog Mahmut Şefik Nil, nam-ı diğer Gözüm Abla’nın sözlerinden geçiyor:

“Üniversite birinci sınıfta çevremdeki herkese tanı koymuştum. Yıllar geçip mezun olduğumda ise 'Ben şimdi ne yapacağım' diye sordum. Psikoloji eğitiminde eşcinsellik ve transseksüellikle ilgili neredeyse hiçbir şey öğretilmiyor. Haliyle mezun olduktan sonra öğrenmek zorundasınız.”

Ve öğrenmek için en başta bilmediğimizi kabul etmek gerekir…

* Bu yazı, Avrupa Birliği'nin mali desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla KAOS GL’ye aittir ve AB’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.

lgbti-esitligi-icin-kat-edilecek-cok-mesafe-var-yayini-turkcede-1

Kaynakça

Gide, Andre. Sapık Sevgi (Corydon). Çeviren: Fikret Kolverdi. İstanbul: Varlık Yayınları, 1992.

Tar, Yıldız. Patikalar: Resmî Tarihe Çentik. Ankara: Kaos GL, 2019.

Woods, Gregory. Homintern Gey Kültürünün Modern Dünyayı Özgürleştirmesi Üzerine. Çeviren: Kıvanç Tanrıyar. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019.



[1] Andre Gide, Sapık Sevgi (Corydon), çev. Fikret Kolverdi, (İstanbul: Varlık Yayınları, 1992), 18.

[2] Gregory Woods, Homintern Gey Kültürünün Modern Dünyayı Özgürleştirmesi Üzerine, çev. Kıvanç Tanrıyar, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019), 20-21.

[3] Woods, Homintern Gey Kültürünün Modern Dünyayı Özgürleştirmesi Üzerine, 21.

[4] Woods, Homintern Gey Kültürünün Modern Dünyayı Özgürleştirmesi Üzerine, 21-22.

[5] Thomas Aquinas, Summa contra Gentiles, 1259-1265

[6] TSK Disiplin Kanunu’nda Silahlı Kuvvetler’den ayırma cezasını gerektiren filler arasında “gayrı tabi mukarenet” tam olarak şöyle yer almaktadır: “Gayri tabii mukarenette bulunmak: Bir kimseyle gayri tabii mukarenette bulunmak yahut bu fiili kendisine rızasıyla yaptırmaktır.”

[7] Gregory Woods, Homintern Gey Kültürünün Modern Dünyayı Özgürleştirmesi Üzerine, 29.

[8] Yıldız Tar, Patikalar: Resmî Tarihe Çentik, (Ankara: Kaos GL, 2019), 39.

[9] Yıldız Tar, Patikalar: Resmî Tarihe Çentik, 15.

[10] Yıldız Tar, Patikalar: Resmî Tarihe Çentik, 35-36.

[11] Yıldız Tar, Patikalar: Resmî Tarihe Çentik, 19-20.


Etiketler: insan hakları, kültür sanat, yaşam, sağlık, tarihimizden
Dijital