09/12/2020 | Yazar: Kerem Dikmen

Devletlerin insan haklarını ihlal etmeme yükümlülüklerinin yanı sıra, sözleşme ile sağlanması umulan demokrasi, insan onuru ve karşılıklı saygıya dayalı bir toplumsal düzeninin temellerini tesis etme görevi de vardır.

İfade özgürlüğü denizinde nefret adası olabilir mi? Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Görsel: Gizem Winter, KaosGL.org için stok görsel

Geçtiğimiz Cumartesi yani 5 Aralık 2020’de, Kaos GL tarafından Hrant Dink’in anısına düzenlenen panelin bir kısmı da ifade özgürlüğü ve nefret söylemi üzerineydi. Hem bir hafıza tazeleme hem de bugüne bakma çabası olarak konuşulanların üzerinden tekrar geçmek, anlamaya çalışmak önemli. Üstelik ne kadar yinelerseniz yineleyin, nefret söyleminin kimi zaman bizzat onunla mücadele etmesi gerekenler tarafından her gün yeniden üretildiği bir coğrafyada, hiçbir zaman tekrara düşmüş olmuyorsunuz.

İletim dünyamız bize sınırsız bir alan sağlıyor. Kıyafetimizden konuşmamıza, sosyal medya hesaplarımızdan edebi üretimimize, diğer sanatsal ifadelerimizden sıradan sosyal medya yorumlarımıza dek doğal sınırına hiçbir zaman ulaşmayacak bir genişlikte. Evren genişledikçe alanı büyüyen iletişim araçlarıyla ifade özgürlüğü alanı da genişlemiş oluyor.

Hemen baştan belirtelim, bir iletişim mecrasının yayın politikası bulunması ve bu yayın politikasına ters yayınlara yer vermemesi bir tercihtir ve bu tercih ne bir sansür ne de ifade özgürlüğü olarak değerlendirilebilir. Örneğin evrim teorisi üzerine yayın politikası inşa eden bir biyoloji dergisinin yaradılış inancının taraftarlarına, anti-militarist bir yayın politikası inşa eden bir websitesinin savaş yanlısı bir akıma, vegan bir yayın politikasına sahip bir gazetenin kurban “bayram”ı hazırlıklarına kürsü olmasını bekleyemezsiniz. Ve bunu beklememe hali ne bir ifade özgürlüğü ihlali ne de sansürdür. Tıpkı sayfalarında transfobiye, heteronormatif içeriklere yer vermeyen Kaos GL’den, bu tip içeriklere kürsü olmasını bekleyemeyeceğimiz gibi.

Yayın politikası kamuya ait bir yayın kuruluşunun politikası ise ( Örneğin TRT ) durum biraz daha farklıdır, yükümlülükleri fazladır, çünkü insan hakları temel olarak insanları devletlere karşı korur. Dolayısıyla kamu iletim aracı olan TRT’nin veya Anadolu Ajansının yayın politikası tartışmaya açıktır, katılımcı olmak zorundadır.

Bu ayrım, yani kamu kaynaklı ifadeler ile özel kişiler tarafından kullanılan ifadelerin, özgürlük sahasında sınırsız alana sahip olduğu anlamına gelmeyecektir. Örneğin nefret söylemi bu geniş alan içerisinde farklı bir yerde durur. Çünkü ifade özgürlüğü, nefret içeriğini içinde barındıran bir kavram değildir. İfadelerinde nefret söylemine yer verdiği için cezalandırılan kişiler tarafından, cezalandıran devletler aleyhine [ İsveç ( Vejdeland Kararı ), İzlanda ( Kabul Edilmezlik Kararı), Fransa ( Le Pen Kararı ), Belçika ( Feret kararı ), Birleşik Krallık ( Norwood kararı ) ] ifade özgürlüklerinin ihlal edildiği iddiasıyla İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine ( İHAM ) yapılan başvurular, kabul edilmez bulunmuş veya haklarının ihlal edilmediğine karar verilmiştir. Aksini düşünmek de mantıksızdır zira İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, iki savaş arası ve ikinci savaş sırasında yaşananların bir daha yaşanmamasını amaçlayan bir düzeni inşa etme çabasındadır, dolayısıyla “eşcinsellerin lanetlenmesinin” meşru görüldüğü Nazi dönemi Almanya’sını “makul” bulacak bir tutum içine girmesi beklenmez.

Devletler nefret söylemlerini cezalandırırsa bunun ifade özgürlüğünü ihlal etmeyeceğini kararlardan görebiliyoruz. Peki aynı devletler cezalandırmama tutumu içine girerek nefret söylemine göz yumma yöntemini uygularsa? Örneğin nefret söyleminin ifade özgürlüğü alanında olduğunu iddia eden savcılar varsa durum ne olur? Şüphesiz bu da sözleşme düzenine aykırılık teşkil edecektir. Devletlerin insan haklarını ihlal etmeme yükümlülüklerinin yanı sıra, sözleşme ile sağlanması umulan demokrasi, insan onuru ve karşılıklı saygıya dayalı bir toplumsal düzeninin temellerini tesis etme görevi de vardır. Ve nefret söz konusu olduğunda devletler bu görevi, yurttaşlar tarafından kendilerine devredilen yargı ve cezalandırma yetkisini kullanarak yerine getirecektir.

Örneğin bir sosyal medya yorumu homofobik bir nefreti içeriyor veya bir gazete yazısı transların şehir dışına sürülmesi çağrısı yapıyorsa devletlerin görevi, bu çağrı sahiplerini soruşturmaktır. Aksi takdirde bu defa sözleşmenin bir diğer koruma alanı olan özel hayata saygı gösterilmesini isteme hakkı da ihlal edilecektir, tıpkı Facebook’taki nefret içerikli yorumlar nedeniyle yorum sahiplerini soruşturmayan Litvanya aleyhine yapılan ( Beizaras ve Levickas Kararı ) başvuruda İHAM’ın Litvanya’nın sözleşmeyi ihlal ettiğine karar verirken altını çizdiği gibi.

Bir diğer mesele ise “dinin emirleri” mevzusudur. Yani bir dinin gereklerini veya çağrısını ifade etmenin ( Normal koşullarda bu ifadeler nefret söylemi içerse bile. ) nefret söylemi olarak nitelenemeyeceği, zira bunun “zaten” o dinin gereği olduğu, hele ki dini görevi olan bir kişinin bu ifadeleri kullanmasının onun görevi olduğu, bu durumda da söylemin sınırlandırılamayacağı önermesi.

Burada söylemin hangi dine dayandırılıp dayandırılmadığının veya gerçekten o dinde bu tarz ifadelerin bir “gereklilik” olup olmadığının önemi bulunmamaktadır. Örneğin Hristiyanlık açısından bakıldığında lezbiyenliğin sapkınlık olduğunu, aileyi ortadan kaldıran bir hastalık olduğunu savunan mezhepler vardır ne var ki bu durum ne o dinin savunusunu yapanlara ne de o dinin temsilcilerine, nefret söylemi yaratma ve yayma imkanı tanımamaktadır.

Hatta bu konuda Türkiye’nin de kurucusu olduğu Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin “Di̇ne Küfretme, Di̇ni̇ Hakaretler Ve Di̇nleri̇ne Dayalı Olarak Şahıslara Karşı Nefret Söylemi̇ Hakkındaki̇ 1805(2007) Sayılı Tavsi̇ye Kararı”, net bir biçimde dinden hareket etse bile nefret söyleminin ifade özgürlüğü sınırı içinde kalmayacağına işaret etmektedir.

Kimi haklar kişilere sorumluluk da yükler. İfade özgürlüğü de böyledir. İfade özgürlüğünün var olduğunu ve sınırlanmasının istisna olduğunu akıldan çıkarmamakta fayda var. Zira hükümetlerin kendi yönelimi dışındaki her türlü siyasal eleştiriyi önce düşmanlaştırıp, sonrasında ise açık ve yakın bir şiddet zeminine neden olmamasına rağmen baskı altına aldığı, günümüzün gerçeği. O yüzden ifade özgürlüğüne dönük sınırlamalarda kötüye kullanma hali de sözleşmelerin istemediği bir durum. Unutmayalım ki bunu yapan yönetimlerin derdi, özgürlükçü bir tartışma ortamını ortadan kaldırmak.

Ne var ki bu baskıcı pratikler söz konusu nefret söylemi olduğunda onu bir anda ifade özgürlüğünün koruma alanında konumlandırmaya çalışıyor. Oysa ifade özgürlüğü kullanımının kişilere yükledikleri sorumluluklar arasında ırkçı nefreti, antisemitizmi, mülteci düşmanlığını, ayrımcılık ve düşmanlıkta kendini bulan hoşgörüsüzlüğe dayanan nefret biçimlerini yaymama da var. Ve en net haliyle cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve cinsiyet karakteristiğine dayalı nefret söylemine dönük sınırlamaların, meşru sınırlamalar olduğu ve bu tür sınırlamaların özgürlük ihlali olmadığını sık sık yinelemeliyiz.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, medya
Nefret