19/01/2009 | Yazar: Orhan A

Orhan A | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Orhan A


Antik Yunan’da Aristokrat sınıfının insanları; şairler ve sanatçılar ‘symposion’ adı verilen yemekli toplantılarda bir araya gelip dönemin tanrılarına övgüler yağdırırlardı. Bir yandan içkilerini yumdumlayıp şarap tanrısı Diyonisos’a atıfta bulunan konuklar diğer yandan sırayla söz alır ve o şölenin konusunu oluşturan tanrıya terennüm ederlerdi. Prensesin Uykusu’nda bu hafta yazarımız Okan A. ‘Platon’un Symposion Diyaloğunda Eşcinsel Aşkın İzleri’ni arıyor…

Phaidros anlatır:

Aşkın ne anası ne babası vardır... Hesiodos’un dediğine göre başlangıçta Kaos vardı.

Ve sonra geniş bağırlı yer varoldu,

bütün canlılara her zaman için sunulan en emin dayanak

ve de Aşk (Eros)...

(Platon, s.19)

Bu çalgılı, sohbetli ziyafetlerin bir özelliği de karınlar doysa da yemek yemenin sabaha kadar devam ettirilebilmesiydi. Bunu tıka basa doyduktan sonra gırtlaklarına bir kuş tüyü sokarak midelerindekileri çıkartıp yeniden yemeğe başlayarak gerçekleştirirlerdi. Böylece, içkinin etkisiyle hafif sarhoş olsalar bile, ziyafetin tadı sabaha dek sürdürülebilirdi.

Platon’un ‘Şölen’ diyaloğunda aralarında Sokrates’in de yer aldığı bir grup Atinalı’nın aşk tanrısına iltifatları sıralanır. Diyalogda ilginç olansa, bir erkeğin başka bir erkeğe duyduğu arzuya ilişkin söylenen güzel sözlerdir. Bu sözler antik Yunan düşüncesinde ve kültüründe eşcinsel ilişkilerin nasıl yaşandığı ve toplumsal arenada eşcinsellik olgusunun ne şekilde değerlendirildiği konusunda bizleri aydınlatan önemli bir kaynak gibidir. Milattan önce 400’lü yıllarda düzenlenmiş bir şölende ‘iki erkek arasındaki aşkın yüceltilmesi’ zamana yayılmış kültürel çeşitliliği kavramak ve heteroseksist normların dünyanın her yerinde, her zaman tek doğru olmadığını görmek adına çarpıcıdır. Ayrıca, eşcinsel aşkın kutsandığı bu diyaloglar yaklaşık 3000 yıl önce yaşamış olan yunan insanının ‘cinsel yönelimlerin çeşitliliğiyle barışıklık’ anlamında günümüz insanına kıyasla daha ileri bir seviyede olduğunu da düşündürebilir bizlere.

Aşk’ın hem bir tanrı olarak kökeninin sorgulandığı hem de bir dürtü-yönelim olarak iç dinamiklerinin tartışıldığı diyalogda ilk konuşmacı Phaidros’tur.

Ona göre aşık bir insan erdemlidir ve iyilik ilkesine göre yaşar. Aşıkların hayatına yön veren temel duygu ‘çirkin davranışlardan utanmak ve güzellikle rekabet etmek’tir. İşte bu yüzden aşıklar sevgililerinin yanında kendilerini küçük düşürmekten ölesiye korkarken, kahramanca yönleriyle öne çıkmak ve onların gözüne girmek isterler (20). Phaidros yaratıcılığını kullanarak bir ‘aşıklar ordusu’ hayal eder. Bu aşıklar ordusu birbirlerine tutkuyla bağlı asker çiftlerden oluşmaktadır. Ona göre böyle bir orduyla kazanılamayacak savaş, iyi yönetilemeyecek site yoktur. Çünkü, aşıklar ‘tanrısal bir yiğitlik’ duygusundan ilham alırlar ve bir aşık için en büyük ceza sevgilisinin yanındayken zayıflık göstermesidir (21). Phaidros, aşıklar ordusu kurgulamasında doğrudan erkek askerlerden bahsetmese de ‘birbirine aşık askerler’ tanımlaması bile yeterince sıradışıdır. Bu tahayyülden yola çıkarak, yunan toplumundaki ahlaki değerlerin ve erdemlerin ne kadar birey merkezli ve insani duyguları kutsar nitelikle olduğunu görebiliriz.

Phaidros’tan sonra söz olan Pausanias ise bir ‘popüler aşk’ ve ‘göksel aşk’ ayrımına gider. Popüler aşkın yolundan gidenler ‘ruh güzelliğine değil beden güzelliğine bağlanırlar’ der Pausanias ve bu kimseler genç oğlanları ya da kadınları sevebilirler (25). Oysa göksel aşk yalnızca bir erkeğe duyulabilecek bir aşktır ve bunun nedeni de erkek cinsin ‘doğası gereği daha akıllı ve güçlü’ olmasıdır. Bu yüzdendir ki, göksel aşkı yaşayan erkekler oğlan çocuklarını ancak tüyleri bitip, ‘akılları işlemeye başlayınca’ severler (26). Pausanias’ın değindiği erkek cinsin doğası betimlemesi ne yazık ki, Yunan toplumunda varolan bir kadın-erkek ayrımının aynasıdır. Bu ayrımı Hesiodos’un ‘İşler ve Günler’ kitabında da görebileceğimizi geçen haftaki yazımda belirtmiştim. Öte yandan kölelere, kadınlara, çocuklara ve aristokrat olmayan halka yönelik ayrımlar Yunan yönetim ve inanç sistemlerinin doğal bir parçası olup, aristokrat erkekler dışındaki zümrenin aşağılandığı ve hor görüldüğü şeklinde yorumlanmamalıdır. Bunun nedeni de yunanlıların toplumsal sınıf ayrımlarını; yani insanın doğasına ilişkin temel kabullenişlerini, evrensel yasalar ya da doğa kanunları gibi algılamalarıdır. Örneklendirmek gerekirse, Yunan toplumunda bir köle aynı zamanda ‘erdemli bir insan’ olabilir. Ancak, site yönetimine ilişkin kararlarda söz sahibi olamaz. Yunan toplumunu günümüzün modern toplumları ile kıyaslayıp eleştirmeden önce, bizim toplumumuzda zengin-fakir ayrımının haklar ve özgürlükler bağlamında nasıl bir eşitsizlik yarattığını ve modern demokratik toplumlardaki üstü kapalı sınıf ayrımlarının aslında insan hayatına müdahale bakımından tüm çağlardan daha ezici olduğunu düşünmeliyiz. Sözgelişi, oy kullanma hakkı konusunda kalabalık grupların sayısal üstünlüğü ya da medya patronlarının toplumu yönlendirme aygıtlarını ellerinde tutuyor olmaları gibi gerçekler, görünüşte ‘herkesin birer oy verme hakkına sahip olması’ndan ileri gelen sözde ‘eşitlik ilkesi’ni uygulamada bir sınıfsal hegemonyaya dönüştürmektedir.

Şölen’e dönecek olursak, Pausanias göksel aşka övgüsünde açıkça erkek erkeğe aşkın ruhani türünü yüceltir:

Kötü insan ... ruhtan çok bedeni seven avam aşıktır. Sebatsızdır o, çünkü aşkının objesi de sebatsızdır. Sevdiği bedenin güzelliği yok olur olmaz, o da uçup yok olur... Oysa yüksek nitelikli bir karakteri bu niteliklerinden dolayı seven kişi, bütün ömrünce sadık kalır, çünkü hiç değişmeyen bir şeyle kaynaşıp bütünleşmiştir (30).

Aristophanes ise bana göre Symposion diyalogunun en ilki çekici anlatısını yaparak erkek ve kadın cinslerinin dışındaki çift cinsiyetli bir varlıktan bahseder:

Evvel zamanda, bizim doğamız şimdiki gibi değildi, çok farklıydı. Her şeyden önce, insanlar, bugün oldukları gibi erkek ve dişi olarak değil, üç cinsiyetliydiler. Öteki ikisinden pay alan bir üçüncü cinsiyet bulunuyordu. Günümüzde bunun yalnızca adı kalmış, kendisi ise kaybolmuştur. Evet, o zamanlar androgynos denilen ayrı bir cins vardı. Şeklini ve adını öteki iki cinsten alan bu androgynos, aynı zamanda hem erkek hem dişiydi. Bugün bu cins artık ortadan kalkmış ve ondan geriye sadece aşağılayıcı bir ad kalmıştır* (41).

Aristophanes’in bu miti aktarışına göre Zeus birgün insanlara sinirlenir ve onları ortadan ikiye ayırmaya karar verir. Bunun üzerine kadınlar, erkekler ve androgynos’lar bölünerek iki ayakları üzerinde yürüyen kadın ve erkekler halini alırlar. Bir ikili-kadının bölünmesi sonucunda doğan kadınlar ömürleri boyunca kendi eksik yarılarını arayan ve bu nedenle kadınlara aşık olan lezbiyenlere dönüşürken, bir bütün-erkeğin yarısı olan erkekler de benzer biçimde kendilerini tamamlayacak olan diğer erkeği arayan eşcinsel erkeklerdir. Kadın ve erkek cinslerini bir arada bulunduran androgynos’ların bölünmesi sonucunda ortaya çıkan erkek ve kadınlar ise kökenlerine uygun olarak karşı cinse ilgi duyarlar.

Aristophanes eşcinsel aşkın temelini dayandırdığı androgynos mitini anlatırken, bir bütün-erkekten ayrılan erkeklerin yaşadıkları aşkın en üstün varlık olan erkeği arzuladıkları için diğer aşklardan daha yüksek mertebede olduğunun altını çizer. Erkek üstün bir yaratıktır; çünkü vücut formu ve zekası gereği mükemmel ideasına en yakın varlık odur. Bu sınıflandırmalarla erkek ve kadın eşcinsellerle birlikte heteroseksüellerin de kapsandığını ancak biseksüellerin dışarıda kaldığını da gözden kaçırmamak gerekir. Öte yandan, eşcinsel aşkın doğasında yatan gerçeği, bir tümleyenini arama ve sonsuza dek yeniden birleşme arzusu şeklinde serüvenleştiren Aristophanes’in aşk’a övgüsü insanın ruhunu okşar nitelikte, şiirsel bir anlatı gibidir adeta.

Devamı gelecek haftaya... ‘3. Bölüm, Platonik Aşk’

Etiketler: yaşam
Nefret