06/04/2021 | Yazar: Ali Erol

Mart ayından LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”leri Karar, Sözcü, Duvar, BirGün, Evrensel ve Cumhuriyet yazarlarından

LGBTİ+’lar için Mart ayı gökkuşağı “köşe”leri Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Mart ayından LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”lerini Karar, Sözcü, Duvar, BirGün, Evrensel ve Cumhuriyet yazarlarından derledik.

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı yapmayan, en azından homofobik ve transfobik nefret söylemlerinden medet ummayan pozitif “köşe”lerden işte Mart ayında okuduklarımız.

Karar: “Bu, bir cürettir… Gökkuşağı bayrağı sallamak bile suç oldu…”

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “LGBT, yok öyle bir şey. Bu ülke millidir, manevidir” diye konuşmasının ardından, Şubat ayında, “Demek ki var böyle bir şey...” başlıklı köşe yazısında “Erdoğan istemiyor diye de yok olmayacaklar” yazan Karar gazetesi yazarlarından Ali Bayramoğlu, Mart ayında, “Bu bir cüret…” başlıklı köşe yazısıyla devam ediyor.

2013’ten, “Akil Adam” gruplarından aktaran Bayramoğlu, kendisinin de dahil olduğu Marmara Grubu’nda, “özellikle Aleviler ve LGBT bireyler konusunda sorun yaşandığı”nı söylüyor.

Karar yazarı Bayramoğlu, Hayrettin Karaman’ın, “bu grupların varlığı ve tanımında ciddi itirazlara sahip” olduğunu, “Alevi tanımı meselesini biraz ortalayarak aştık”larını, ancak “toplumsal cinsiyet ve eşcinsellik aşılmaz bir sorun oluşturdu” diye hatırlatıyor: “Hoca, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelimler, hatta tercihler ifadesini bile duymak istemiyordu. Bu ve benzeri nedenlerle Marmara Grubu’nun ortak metni kısa ve genel oldu. Grubun her bir üyesi ayrı raporlar yazdı. Farklı metinler hükümete iletildi. Bu muhafazakar veya dindar hassasiyet, o günlerde, henüz siyasileşmemişti.”

“O dönemin havası”nı, “farklı kimlik ve eğilimleri, kabul ya da tahammül fikri”nin oluşturduğunu aktaran Bayramoğlu, “toplumsal cinsiyet kavramının altını çizen” İstanbul Sözleşmesi’nin, 2011 yılında, “AK Parti tarafından, bu iklimde, imzalandı”ğını hatırlatıyor: “10 yıl sonra, bugün, aynı siyasi parti, sözleşmeden ülkenin imzasını çekti. Gerekçe sözleşmenin dinin ve milli değerleriyle çelişmesiydi. Derin gerekçe ise, toplumsal cinsiyet kavramı, bu kavram üzerinden LGBT propangadası yapıldığı iddiasıydı.”

“Son 10 yılın Türkiye, daha doğrusu AK Parti öyküsü”nü tanımlıyor Karar yazarı: “Son iktidar eyleminin anlamı açık: Bugün ülkeyi yönetenlere hakim fikir, tek kimlik, tek değer, tek grup hakimiyeti üzerine kurulu.” 

“Ancak burada vurgulanması gereken asıl husus, kimlikçi tutumun rahatlığı ve özgüveniyle ilgilidir. Bugün AK Parti otoritarizmi, geldiği noktada, “mutlak iktidar” ve “tek değer” ikilisiyle, tarihin malum en sert örnekleri arasında yer almaktadır. Bu, bir cürettir, insana, özgürlüğe, akla bir meydan okumadır.”  

Karar gazetesinden Yıldıray Oğur ise “Peki manipüle eden kimdi?” başlıklı köşe yazısında, “İstanbul Sözleşmesi fikrinin doğmasının bizzat sebebinin Türkiye’de bir kadının başına gelenler” olduğunu hatırlatıyor.

Karar yazarı Oğur, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın “açıklama”sını aktarıyor ve devam ediyor: “Aslında sözleşme aleyhine hiçbir şey denmiyor. Hatta sözleşmenin “Başlangıçta kadın haklarının güçlendirilmesini teşvik etmeyi amaçladığı” bile söyleniyor. Ama imzalarken güzel ve masum olan sözleşmeye sonra ne olmuş: “Eşcinselliği normalleştirmeye çalışan bir kesim tarafından manipüle edilmiş.” Yani özetle ‘sözleşme aslında iyiydi de birileri manipüle etti’ diyor.”

“Bu 10 yılda somut olarak ne yaşanmış da devlet bu manipülasyon karşısında çaresiz kalmış?” diye soran Karar köşe yazarı devam ediyor: “Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’ne dayanarak eşcinsel evlilikler mi yasallaşmış? Yoksa dış güçler Türkiye’ye eşcinsel haklarını bu sözleşme üzerinden mi dayatmış? Netflix dizilerindeki eşcinsel karakterler bu sözleşmeden mi cesaret alıyor? Bülent Ersoy bu sözleşmeye dayanarak mı Cumhurbaşkanlığı resepsiyonlarında, iftarlarında Cumhurbaşkanı’nın masasında oturuyor?”

“Durum”un “tam tersine” olduğunun altını çizen Karar yazarı, ekliyor: “Türkiye’de eşcinsel haklarında bırakın ilerlemeyi gerileme var. Sözleşmeden sekiz yıl önce başlayan onur yürüyüşleri, sözleşmenin imzalanmasından dört yıl sonra artık yapılamaz hale geldi. Gökkuşağı bayrağı sallamak bile suç oldu. Bu yüzden dün onlarca Boğaziçili öğrenci gözaltına alındı. Ayrıca Türkiye’deki eşcinseller de haklarını İstanbul Sözleşmesi üzerinden savunmuyorlar. Çünkü sözleşme buna imkan vermiyor.”

Sözcü: “Cinsiyet ayırmayız, eşcinseller hariç”

Sözcü gazetesinden İsmail Saymaz, “Eylem Planı’nın ilk haftası” başlıklı köşe yazısında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 3 Mart’ta açıkladığı İnsan Hakları Eylem Planı’nı ele alıyor ve devam ediyor: “Cinsiyet ayrımayız, eşcinseller hariç… Bülent Ersoy dışındaki transseksüeller hariç.”

Sözcü yazarı Saymaz, Mart ayında, “Çarşamba Sözleşmesi” başlıklı ikinci köşe yazısında, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme gerekçesi üzerine, “Eşcinselliği normalleştirmeye çalışanlar kimlerdir? Sözleşmeyi nasıl manipüle etmişler?” diye sordu ve ekledi: “Bilmiyoruz. Ancak görünüyor ki İletişim Başkanlığı, oy desteğine karşılık sözleşmenin feshi için AK Parti'ye baskı uygulayan tarikat ve cemaatlerden farklı düşünmüyor.”

“Merkezi Fatih Çarşamba'da bulunan İsmailağa tarikatı başta olmak üzere birçok dini topluluk, aile içi şiddete devletin müdahalesini istemedikleri ve kadın-erkek eşitliğini reddettikleri için İstanbul Sözleşmesi'ne karşı çıkıyor. Ancak bu itiraz toplumda tepki çekeceği için eşcinsellik gerekçesine sığınıyorlar. Onlara göre İstanbul Sözleşmesi, eşcinselliği meşrulaştırıyor. Sanırsınız, insanlar yasayla eşcinselliğe yöneliyor! Allah aşkına, kanun marifetiyle eşcinsel olunduğu görülmüş müdür? Gerçekte, İstanbul Sözleşmesi'nde eşcinselliği olumlayan veya teşvik edici bir cümle geçmediği gibi bu tür evliliklerden de söz edilmiyor. Sözleşmenin cinsel kimlik ve yönelimlere bakılmaksızın uygulanacağı belirtiliyor. Doğrusu bu değil mi? Eşcinseller insan haklarından yoksun mu bırakılsın? Eziyet mi görsün? Meydanlarda kırbaçlansın mı? Kaldı ki İstanbul Sözleşmesi'nin, bırakın normalleştirmeyi, eşcinselleri koruduğu bile söylenemez.”

“İletişim Başkanlığı'nın açıklamasına bakınca Türkiye'de eşcinselliğin yasak veya suç olduğu sanılıyor… AK Parti, toplumsal tabanını tutmak için İstanbul Sözleşmesi'ni tarikat ve cemaatlere diyet olarak verirken, içerideki tepkileri dindirmek amacıyla ‘eşcinsellik sopasına' başvuruyor. Bu ayrımcı gerekçe İstanbul Sözleşmesi'ni kaldırmakla sarsılan uluslararası saygınlığa yıkıcı bir darbe daha vuruyor. Oysaki Türkiye'yi batı dünyasında var edip saygın kılan, dini kimliği, toplumsal veya aile değerleri değildir. Zira her ulusta bu değerler var. Türkiye'yi farklı kılan… Nüfusu Müslüman, kendisi laik ve demokratik hukuk devleti olmasıdır. Birçok Avrupa ülkesinden önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermesidir. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya, toplumu sakinleştirmek için İstanbul Sözleşmesi yerine Ankara Sözleşmesi'ni hazırladıklarını söylüyor. Korkarım ki… Bu kafayla Çarşamba Sözleşmesi'ne imza atacağız.”

Sözcü köşe yazarlarından Yücel Arı da, aynı şekilde, “Cinsiyet gözetmeden deniliyor eylem planında. Çok güzel. Daha düne kadar neden azap çektirdik LGBTİ’ye… Bulsak bir kaşık suda boğacağız neredeyse…” diye yazdı ve devam etti: “bu konuda insan onuruna yakışacak çözümleri bulacak, insanların hakkını koruyacak yasalar var, hakimlerimiz var, hesap soracak savcılarımız var. Ellerini birileri mi tuttu, dış güçler mi Allahaşkına?”

Duvar: “Dijtal faşizm, LGBTİ+’ları hedef göstermek, nefret suçlarını körüklemektir”

Duvar yazarlarından Ülkü Doğanay, “Kadınlar, LGBTİ+’lar, gençler ve tüm dikenler” başlıklı köşe yazısında, Fahrettin Altun’un, “Dijital faşizmden LGBTİ+ düşmanlığına nasıl geçiş yaptığı”nı ele alıyor.

“Normalde bir yerde “dijital faşizm” tamlamasını duysanız, aklınıza gelebilecek pek çok şey arasında onun söyledikleri olur mu, bilmem. Mesela birileri bana Fahrettin Altun’un 6 Mart’ta gerçekleştirilen “Dijital Dünya Çalıştayı”nda yaptığı konuşmada özgürlük ve hoşgörü kavramlarının “dijital faşizm”i haklı göstermek için kullanılamayacağı yönündeki sözlerini hatırlatacak olsa aklıma, Avrupa’daki ultra-nasyonalist hareketlerin, yabancı düşmanlarının, neo-Nazilerin ve ırkçıların sosyal medyanın sunduğu ifade özgürlüğü ortamını suç işlemek için nasıl kullandıkları gelir: Yabancıları, beyaz olmayanları, etnik, dinsel azınlıkları, farklı cinsiyet kimliklerini, LGBTİ+'ları ve transları hedef göstermek, onlara yönelik nefret söylemini yaygınlaştırmak, saldırıları organize etmek, nefret suçlarını körüklemek için dijital dünyanın sunduğu araçları kullanma biçimlerini düşünürüm. Sosyal medya platformlarının, nefret söylemi üreten, nefret suçunu teşvik eden bu tür grupların dijital ortamda örgütlenmesini ve mesajlarını yaymasını önlemek adına harcadıkları çaba ve bu çabanın neden hâlâ yeterli olmadığı üzerine yürütülen onca tartışma aklıma gelir. Bu grupların yapıp ettikleriyle kadın düşmanlığı ve çocuk istismarı arasında nasıl bir ilişki olduğunu hatırlarım. Sonra, kavramı biraz daha geniş yorumlayacak olursak, belli iktidar merkezleri tarafından maaş ödenerek çalıştırılan trollerin başlattıkları algı yönetimi çalışmaları ile siyasal muhalefeti susturmak, etkisiz kılmak için sosyal medya üzerinden yürüttükleri onca organize karalama, itibarsızlaştırma, hedef gösterme kampanyasının dijital faşizmin bir tezahürü olduğunu düşünürüm. Özellikle, sosyal medyada başlatılan iftira ve karalama kampanyalarının savcıları nasıl da zaman kaybetmeksizin harekete geçirebildiğine, alelacele hazırlanan copy-paste iddianamelerde sosyal medyada dolaşıma sokulan suçlamaların neredeyse aynı cümlelerle yinelenebildiğine defalarca şahit olduğumuz bir ülkede yaşadığım için, bu gibi kampanyaların saldığı korku atmosferini iktidarın bir baskı ve sessizleştirme aracı olarak nasıl kullandığı gelir aklıma.”

BirGün: “Nefret suçlarıyla mücadele bahsinden LGBTİ+’ları sapkın ilan edip hedef gösterme yarışına”

BirGün gazatesinden Timur Soykan, “Reform güncesi” başlıklı köşe yazısında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İnsan Hakları Reform Planı”nın ardından yazdı:

“Erdoğan, reform paketinde nefret suçlarıyla mücadeleden bahsetmişti. LGBT+ bireyleri sapkın ilan edip hedef gösterme yarışında sahnede Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun vardı. Eşcinseller için “Bu tür çirkinlikler…” diyordu. Erdoğan, “İfade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının en geniş şekilde teminat altına alacağız” demişti. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesi, Kadıköy’deki eyleme katılan LGBT + bireyler taksiden indirilip dövülerek gözaltına alındı. Onları korumak isteyenler de şiddet gördü. Olayı görüntüleyen gazeteciye polis tokat attı, kadın gazeteciler tekmelendi.” 

Evrensel: “LGBTİ+’ların “kendi oldukları gibi yaşama hakları” yok mu?”

Evrensel yazarlarından Hüsnü Öndül, “Kendi oldukları gibi yaşama ve insan olma hakkı üzerine” başlıklı köşe yazısında, UNESCO’nun Hoşgörü İlkeleri Bildirisi’ni anıyor, “Kendi oldukları gibi yaşama hakkı”na sahip değil mi insanlar, diye soruyor ve devam ediyor: “Hemen her gün LGBTİ bireylere yönelik saldırılar, LGBTİ’lerin “Kendi oldukları gibi yaşama hakkı”nın tanınmadığını gösteriyor.”

Evrensel yazarı Öndül, Mart ayındaki, “İstanbul Sözleşmesi'nden caymak, hak savunucularını cezalandırmak” başlıklı ikinci köşe yazısında, Sözleşme’nin, “Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması”na dair 4. Maddesini hatırlatıyor ve devam ediyor: “Ne yani, LGBTI+’lar insan değil mi? Temel haklardan yararlanamazlar mı? Eşitlik ilkesi onlara uygulanamaz mı? Onlara ayrımcılık yapmak, ayrımcılık sayılmaz mı? Onların “Kendi oldukları gibi yaşama hakları” yok mu? Bu haktan yararlanamazlar mı? Sözleşmeler, ulusal ve uluslararası/ulusalüstü hukuk, onları korumasın mı?”

Evrensel’den Sevda Karaca, “Niye bu yasalar hep Fatmalara işliyor?” başlıklı köşe yazısında, 8 Mart haftasında LGBTİ+’lara yönelik kurumsal homofobik hedef göstermeleri ve saldırıları yazdı:

“Fahrettin Altun, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı… Tam da kadınların ülkenin dört bir yanında sokağa çıkmaya hazırlandığı gün, LGBTİ’lerin yaşam haklarına saldırdı, adeta 8 Mart sürecinde yaşanacakların işaret fişeğini çaktı. İstanbul’da 5 Mart’ta Kadıköy’de gerçekleştirilen Büyük Kadın Buluşması’na katılmak isteyen LGBTİ korteji polislerce engellendi, gökkuşağı bayrakları, sembolleri teker teker toplanmaya çalışıldı. Buluşmadan sonra alandan ayrılan trans kadınların bindikleri taksi takip edilip yol ortasında durdurularak gözaltına alındılar. Polislerce uygulanan şiddeti görüntüleyen kadın gazeteciler polis şiddetine, hakaretlere maruz bırakıldı. Adana’da gökkuşağı bayraklarına el kondu, kadın örgütlerinin pankartlarından gökkuşağı sembolleri kesildi polis tarafından. Ankara’da 8 Mart eyleminde polis “Transız, travestiyiz, alışın, barışın” dövizini ve dövizi taşıyan kişiyi “8 Mart’la alakası yok, kadın değilsin sen, giremezsin” diyerek alana almadı. Taksim’deki Feminist Gece Yürüyüşü’ne katılan 12 kadın “‘Tayyip kaç kaç kaç kadınlar geliyor’ ve ‘Zıpla zıpla zıplayamayan Tayyip’tir’ şeklinde atılan slogan ritmine göre hareket ettikleri” gerekçesiyle, cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla, gece yarısı evleri basılarak gözaltına alındı.”

Evrensel yazarı Karaca, mart ayındaki, “Kadın katliamının suç ortaklığı: İstanbul Sözleşmesi’nin tek adam eliyle feshi” başlıklı ikinci yazısında, İstanbul Sözleşmesi’nin, “cinsel kimlik ve cinsel yönelim ayrımcılığına karşı açık ifadeler barındırıyor, LGBTİ'lerin en temel yaşamsal haklarını korumak için devleti sorumlu tutuyor” hatırlatmasının ardından devam ediyor: “İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırıların esası, kadınların ve LGBTİ'lerin eşitlik hakkına, eşit varoluşuna yönelik saldırılardı, sözleşmenin feshi kadınların eşitlik haklarına yönelik aleni bir saldırı anlamını taşıyor. Hem de İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklanmasının üstünden 18 gün geçmişken.”

Cumhuriyet: “Öyle bir ülke düşle ki: Müslüman Heteroseksüel Türk”

Cumhuriyet köşe yazarı Zülal Kalkandelen, “Güvensizlikte istikrarın markası: AKP” başlıklı köşe yazısında, “19 yıl sonra artık biliyoruz ki “istikrarı” yani iktidarı korumak için yapmayacakları şey yok” diye yazdı: ““LGBTi+, yok öyle bir şey. Bu ülke millidir, manevidir ve bu değerlerle geleceğe yürümektedir” diyerek LGBTİ+ vatandaşları yok sayacaklar.” 

“Siyasal İslamın panzehiri laiklik” başlıklı köşe yazısı ile devam ediyor Cumhuriyet yazarı Kalkandelen: “Laiklik olmazsa bu ülkenin özellikle kadınlar ve LGBTİ+ bireyler için yaşanmaz olacağını anlatmak zorundayız.”

Cumhuriyet köşe yazarı Kalkandelen, “Pimi çekilmiş bombaya dönüşen ‘maneviyat’” başlıklı köşe yazısında ise “Sivas’ta bir dernek, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararıyla İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldığı için “şükür kurbanı” kesmiş” diye yazıyor ve devam ediyor: “Bu olay, başlı başına şiddettir. Kadınları şiddetten korumak için imzalanan uluslararası sözleşmeden çıkılmasını can alarak kutlamak, masum hayvanları meydanda sergilemek katıksız şiddettir. Hayvanlara bu dehşeti yaşatanlar, insanlar için de bir başka dehşetin fitilini ateşliyor. Yapılan açıklama LGBTİ+ bireylere karşı açık bir nefret suçudur. İnsanların biyolojik ya da farklı nedenlerle sahip olduğu cinsel yönelimi “sapkınlık” olarak duyurmak suçtur! Bunun sonucunda ortaya çıkabilecek şiddetin tetikleyicisidir. Daha geçen hafta Kocaeli’nde işitme engelli bir vatandaşı “eşcinsel” diyerek öldüresiye döven barbarın haberleriyle doluydu medya. Savcılar, LGBTİ+ bireylere yönelik nefret suçlarına karşı gerekeni yapmazsa, bu tür olaylar yayılır.”

Cumhuriyet gazetesinden Mine Söğüt, “Tek parti, tek akıl, tek uçurum” başlıklı köşe yazısında, “Öyle bir ülke düşle ki: Müslüman Heteroseksüel Türk” diye yazdı ve devam etti: “Erkekler erkeklerle, öldürsen sevişmesinler. Kadınlar asla lezbiyen olmasınlar. Gay bulunmasın ülkede, transseksüel görünmesin ortada, biseksüellik bilinmesin. Düz heteroseksüel olsun herkes, dümdüz, aklı gitmesin kimsenin başka bir şeye. Ama öyle sade heteroseksüel değil. Müslüman heteroseksüel olsun. Sünni Müslüman heteroseksüel olsun. Türk Sünni Müslüman heteroseksüel olsun. Kadınsa tam kadın, erkekse tam erkek, inançlıysa tam Müslüman, akıllıysa tam Türk olsun herkes. Öyle bir ülke düşle ki: Farklı farklı ideolojilerden bahsedilmesin o ülkede. Feminizmin “f”sinin, komünizmin “k”sinin, sosyalizmin “s”sinin, çevreciliğin “ç”sinin ve LGBTİ+’nın “L”sinin, “G”sinin, “B”sinin, “T”sinin, “İ”sinin ve artısının lafı bile edilmesin.”

Cumhuriyet köşe yazarı Enver Aysever, “Yeni Türkiye’de makbul vatandaş kimdir?” başlıklı köşe yazısına, Cumhurbaşkanlığı İletişim Dairesi Başkanı Fahrettin Altun’un, “Hiçbir suretle hangi kavram adı altında olursa olsun eşcinsellik propagandasına izin vermeyeceğiz. Çocuklarımızı her türlü aşırılıktan korumak devletin başlıca görevidir.” sözleriyle başlıyor ve ekliyor: “Düzenin tüm şifrelerini bu kısacık ifadede buluyoruz.” 

“Nazi Almanyası’nda Yahudilerin başına gelenler bilinir de Çingeneler, eşcinseller, engelliler göz ardı edilir” hatırlatması yapan Cumhuriyet yazarı, Altun’un sözlerine karşılık soruyor: “Eşcinsellik ne zamandan beri suçtur? Bir kimse cinsel yönelimini açıklarsa yargılanacak mıdır? Eşcinsellik propagandası ne demektir? Fikir yazısında, sanat yapıtında ya da basında eşcinsellikten söz edenler hakkında dava mı açılacak? Dahası, insan propaganda yoluyla cinsel eğilimini nasıl değiştirir, bunun bilimsel dayanağı nedir? Eşcinseller tecrit mi edilecekler?”

***

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…


Etiketler: medya
Bayram