02/08/2022 | Yazar: Ali Erol

Temmuz ayının gökkuşağı “köşe”leri Evrensel, Duvar, T24 ve Çanakkale Aynalı Pazar yazarlarından geldi

LGBTİ+’lar için Temmuz ayı gökkuşağı “köşe”leri Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı yapmayan, en azından homofobik ve transfobik nefret söylemlerinden medet ummayan Temmuz ayı pozitif “köşe”leri Evrensel, Duvar, T24 ve Çanakkale Aynalı Pazar yazarlarından derledik.

Evrensel, M. Sinan Birdal: “Homofobi, homofobik araçlar kullanılarak alt edilebilir mi?”

Evrensel yazarı M. Sinan Birdal, Temmuz ayından, “Şantaj ve eşcinsellik” başlıklı ilk yazısında, 20. yüzyılın ilk yarısı Almanya’sında eşcinselliğe yönelik siyasi yaklaşımların seyrini okuyor: “15 Kasım 1902’de Almanya Sosyal Demokratik Partisi’nin (SPD) yayın organı İleri (Vorwärts) çelik patronu Alfred Krupp’un eşcinsel eylemleri nedeniyle Capri adasından kovulduğunu haber yaptı ve eşcinselliği bir "burjuva ahlaksızlığı” olarak mahkum etti. SPD’nin bu taktiğini nasıl açıklamalı?”

“Nitekim eşcinselliği suç olarak tanımlayan Alman Ceza Kanunu Paragraf 175’in kaldırılması için 1898’de dilekçeyi parlamentoya bizzat SPD lideri August Bebel sunmuştu. Paragraf 175’in kaldırılması için kampanyayı yürüten ve 1897’de Bilimsel İnsani Komite’yi kuran Dr. Magnus Hirschfeld Bebel’in yakın arkadaşıydı ve çalışma arkadaşlarının bir kısmı da sosyal demokrattılar. 1930’a kadar her seçimde imza toplayıp bir dilekçeyi parlamentoya ilettiler. Kayda geçen ilk uluslararası cinsel özgürlük hareketi faşizm tarafından beraber ezilecek, Paragraf 175 ancak 1994 yılında Alman Ceza Kanunu’ndan çıkartılacaktı.”

“Saraya karşı devlet: Eulenburg skandalı” başlıklı ikinci yazısında, Evrensel köşe yazarı, “1902’deki Krupp skandalından ders çıkarmamış olacak ki SPD, 1906’dan 1908’e kadar süren yeni bir cinsel ifşa skandalını Kayzer’in silahlanma politikasına muhalefet etmek ve sınıflı toplumun sırlarını teşhir etmek amacıyla bir araç olarak kullandı.” diye devam ediyor.

“Tarihçi Gurganus’a göre Almanya Sosyal Demokratik Partisinin (SPD) günlük yayın organı İleri’nin (Vorwärts) Editörü Kurt Eisner, Krupp skandalının Kayzer’i, ya bir gözdesini gözden çıkarmaya ya da paragraf 175’i kaldırmaya zorlayacağını ümit ediyordu.”

“Nihayetinde Bebel’in 1898’de paragraf 175’in kaldırılması için verdiği dilekçede dile getirdiği gibi eşcinsel ilişki yasağı bütün toplumsal sınıfları etkilemekteydi. 1902 Krupp skandalı sosyal demokratların beklemediği bir etki yarattı. Vorwärts’in imajını bir bulvar gazetesi mertebesine düşürürken, paragraf 175’in kaldırılmasını destekleyen SPD içinde bir bölünme yarattı. Ve en önemlisi Krupp’un intiharı şirketinin Kayzer için silah üretmeye devam etmesini engellemediği gibi rejimi eşcinsellik konusunda daha da hassaslaştırdı.”

“Sosyal demokratların en büyük hatası Kayzer etrafındaki saray efradını hedefe koyarken, Almanya’nın daha agresif bir savaş politikası izlemesini isteyen devlet bürokrasisinin önünü açtıklarını fark etmemeleri oldu.”

Evrensel yazarı M. Sinan Birdal, Temmuz ayından, “Eşcinsel harekette iki tarz-ı siyaset” başlıklı son köşe yazısına, “II. Wilhelm’in çevresinde patlak veren seks skandalları saray kliğini dağıtırken parlamentoyu güçlendirmekten ziyade şahin bir dış politikayı savunan ordu kliklerinin fiilen iktidarı ele geçirdiği bir rejimin yolunu açtılar” diye başlıyor.

“Bu tarihten itibaren iktidar sahibi gizli eşcinsellerin açık eşcinseller tarafından ifşa edilmesi taktiği eşcinsel camianın tartışma gündeminden hiç inmeyecekti. Homofobi, homofobik araçlar kullanılarak alt edilebilir miydi?”

“Bu sorunun cevabı eşcinsel hareket içindeki farklı siyasi yaklaşımlara göre değişmekteydi. On dokuzuncu yüzyıl sonu, yirminci yüzyıl başında Almanya’da iki temel yaklaşım vardı: Magnus Hirschfeld’in (1868-1935) temsil ettiği sosyal demokrat yaklaşım ve Adolf Brand’ın (1874-1945) temsil ettiği liberteryen-anarşizan yaklaşım.”

Evrensel, Sevda Karaca: “Sırada, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin olmadığını kim söyleyebilir?”

Evrensel yazarı Sevda Karaca, “‘Sözleşmeden vazgeçmiyoruz’ demek ‘Tek adam yönetimini tanımıyoruz’ demek” başlıklı yazısında, “Danıştay’ın, “İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı tek adam kararıyla çıkılmasını “hukuka uygun” bularak, kadınların, çocukların, LGBTİ’lerin hayatlarını tek adamın keyfiyetine bırakmanın adını “hukuk” koydu”ğunu yazdı.

Danıştay kararının, “başka hukuksuzluklarının, hak gasplarının da önünü tamamen açıyor” olduğuna dikkat çeken Evrensel yazarı, devam ediyor: “Karar, hakları ve hayatları için mücadele eden kadın ve LGBTİ’lerin uluslararası kazanımlarının ortak belgesi niteliği taşıyan İstanbul Sözleşmesi’ne dair halkın önemli bir kısmının iradesini tanımamakla kalmıyor sadece. Ayrıca, tek adam rejiminin keyfiliğine dokunulamayacağının da ilanını yapıyor. Ve bu, meselenin yalnızca kadın ve LGBTİ’lerin haklarının ve hayatlarının tanınmaması açısından değil, adım adım tek adam rejimini kuran AKP iktidarının geldiği noktanın mahiyetini tanımlamak açısından da önemli.”

“Şimdi bu tabloda; sırada, devletlere kadınlara karşı ayrımcılığın tüm biçimlerini ortadan kaldırma yükümlülüğü getiren Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi’nin, çocuğa karşı şiddetin ve istismarın önlenmesi, faillerin cezalandırılması için gerekli bütün önlemleri içeren Lanzarote Sözleşmesi’nin, hatta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin olmadığını kim söyleyebilir? O çok büyük tepki toplayan çocuk istismarını evlilikle meşrulaştıran önergenin karşımıza yine çıkması şaşırtıcı olur mu?”

Duvar, Berrin Sönmez: “Danıştay, kadınları insan saymadı; dezavantajlı grupları şiddetsiz bir yaşam hakkının dışına taşıdı”

Duvar yazarı Berrin Sönmez ise, “Danıştay diktatorya için gereken hukuki zemini oluşturdu” başlıklı yazısında, Danıştay’ın, İstanbul Sözleşmesi kararını, “19 Temmuz günü elektronik tebligatla topluma bildirilen şey, esasen otoriteryanizmden diktatorya safhasına evirilişimizin ilanı. Bu kadar net! Tebligatla birlikte ilan edilen ikinci husus ise bu ülkede hukuk nezdinde kadınların, çocukların, LGBTİ+ların, engelli, yaşlı ve göçmenlerin insan sayılmadığı. Ve bu iki husus abartı değil, yorum değil, karamsarlık hiç değil! Apaçık gerçek” ifadeleriyle değerlendirdi.

“Yüzyıllar süren eşitlik mücadelesi, kadın erkek eşitliğini ve toplumsal cinsiyet eşitliğini inşa etmeye, dünyayı daha yaşanılası bir yer kılmaya çalıştığı halde Danıştay, karar gerekçesinde bir bölüm ile kadınları insan saymadığını ortaya koydu. Anayasa m. 104/17 duruşmalarda çokça dile getirilmişti ve gerekçede maddeye atıf yapılıyor. Madde temel insan hakları sözleşmelerinden Cumhurbaşkanı kararı ile çıkılmayacağını güvence altına alıyor. Gerekçede bu madde destekleniyor ancak İstanbul Sözleşmesi’nin temel insan hakları metinleri arasında yer almadığı belirtiliyor. Günde en az üç kadının öldürüldüğü ve bir o kadar kadının da şüpheli ölüm kaydıyla dosyasının kapatıldığı ülkede yaşam hakkı kadınlar söz konusuysa temel haklar arasına giremedi bu gerekçeye göre. Kaldı ki Sözleşme, kadına yönelik şiddeti hak ihlali olarak tanımlayan ilk insan hakları hukuku metnidir. Giriş bölümünde tüm insan hakları metinleri referans alınarak hazırlandığı belirtilir. Gel gör ki bizim Danıştay, 'kadınlara, çocuklara, LGBTİ+lara, engelli, yaşlı ve göçmenlere yönelik şiddeti önle, mağduru koru, faili kovuştur, şiddetle mücadele için bütüncül politikalar oluştur' diyerek devletlere yükümlülük getiren sözleşmeyi insan hakları metni saymadı. Çünkü kadınları insan saymadı. Kadınların yanı sıra dezavantajlı grupları şiddetsiz bir yaşam hakkının dışına taşıdı. İnsan haklarından soyutlamış oldu kararı ve gerekçesiyle.”

Duvar yazarı Sönmez, “Kanalizasyon kapağı açılınca…” başlıklı devam yazısında, “İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı, kadın düşmanı, eşitlik karşıtı ve aynı zamanda hukuk dışı olduğu halde üç yargıç tarafından Erdoğan aklanmış oldu. Birbiriyle rekabet halindeki diğer kadın düşmanları da “biz başardık” yarışıyla üç yargıcı akladılar akıllarınca” diye yazdı.

“Bu iktidar ve bu iktidarı besleyenler ne bilsin İstanbul Sözleşmesi’nin kıymetini? Eskilerin deyimiyle harcıâlem yani pazar işidir kadın düşmanlığı. Kolay satılır, alıcısı boldur ama insana, insanlığa, medeniyete kalıcı etkisi yoktur. İyilikte değil kötülükte yarışanların seçtiği yoldur, kadın düşmanlığı ve kadın düşmanlığının adı bugün İstanbul Sözleşmesi karşıtlığı. Tarihin çöplüğünü kendilerine menzil seçenlere yol açıklığı dileyelim. Tez kavuşsunlar menzile.”

Duvar yazarı, Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Serap Yazıcı’nın Danıştay kararı hakkındaki değerlendirmesini aktarıyor: “Böylece Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşmalar Cumhurbaşkanının inisiyatifine terk edilecektir. Bundan sonra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni neden feshetmesin?”

T24, Rıza Türmen: “Devletlerin pozitif yükümlülüğü sadece kadınları şiddete karşı korumayı değil, herkesin, LGBTİ+'lerin de, yaşam hakkını kapsar”

T24 yazarı Rıza Türmen, “İstanbul Sözleşmesi: Danıştay kararı ve sonrası” başlıklı yazısında, İstanbul Sözleşmesi davasında Danıştay kararının anlamını yazdı: “Olayımızda sorun mevcut bir yasadan değil, bir yasa hükmünde olan uluslararası andlaşmanın yürürlükten kaldırılarak kadınların bu andlaşmanın korumasından yoksun bırakılmasından kaynaklanıyor. Türkiye gibi kadına şiddetin böylesine yaygın olduğu bir ülkede, İstanbul Sözleşmesi'nin getirdiği korumadan vazgeçilmesi yaşam hakkı ve kötü muamele yasağı, bakımından bir müdahaledir ve şiddet gören kadınlar ya da LGBTİ+'ler, korumanın kaldırılmasından etkilenen mağdur sıfatına sahiptir.”

“Hükümet, Danıştay savunmasında Sözleşme'den çekilme gerekçesini açıklamıyor. Sadece "iç hukukumuzda kadınlara yönelik şiddetle mücadele konusunda gerekli düzenlemelerin bulunduğu, sözleşmeden çekilmenin uygulama bakımından bir eksikliğe yol açmayacağı"nı belirtmekle yetiniyor. AYM ya da AİHM'e verilecek savunmada bu yeterli değil. Hükümet çekilme nedenlerini açıklamak zorunda. Ne diyecek Hükümet? "Sözleşme'de 'cinsel yönelim' sözcükleri var. Bu LGBTİ+'ları de kapsar. O yüzden çekildim." Ya da "Sözleşme'deki 'toplumsal cinsiyet eşitliği' sözcükleri Türk aile yapısına uymuyor." mu diyecek? Bu tür gerekçeleri okuyan AİHM yargıçlarının yüzlerinde belirecek gülümsemeyi şimdiden görür gibiyim.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf devletler yetki alanları içinde yaşayanların yaşam hakkını koruyarak önlemleri almakla yükümlüdür. Devletlerin bu pozitif yükümlülüğü sadece kadınları şiddete karşı korumayı değil, herkesin, LGBTİ+'lerin de, yaşam hakkını kapsar. Bu amaçla devletin caydırıcı bir yasal ve idari çerçeveye sahip olması gerekir. Bu yasal çerçeve hem önleyici, hem etkili bir biçimde cezalandırıcı nitelikte olmalıdır. İstanbul Sözleşmesi böyle bir yasal çerçeve oluşturuyordu.”

Çanakkale Aynalı Pazar, Tuygan Çalıkoğlu: “Cinsiyet kimliği ya da cinsel yönelimi ne olursa olsun, herkesin eşit haklara sahip olması evrensel hukukun gereği”

Çanakkale Aynalı Pazar yazarı Tuygan Çalıkoğlu, Danıştay’ın, İstanbul Sözleşmesi kararının ardından, “Yeni Bir “Yaşam Hakkı” Sorunu” başlığı altında yazdı: “Danıştay’ın kararı ne anlama geliyor? Türkiye’nin, TBMM’nin kabul ettiği bir yasayla yürürlüğe giren bir uluslararası antlaşmadan, Cumhurbaşkanı’nın tek yanlı kararıyla, üstelik TBMM’nin iradesini hiçe sayarak çekilebileceği. Anayasa’nın 90. Maddesinin; Cumhurbaşkanı’nın uluslararası antlaşmaları onaylamasını, TBMM’nin bir kanunla uygun bulmasına bağladığını unutmayalım.”

Çanakkale Aynalı Pazar yazarı, “Türkiye’nin önde gelen hukukçularından, çeşitli ülkelerde büyükelçilik ve AİHM’de yargıçlık yapmış, Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi Eş sözcüsü Rıza Türmen’in konuya yaklaşımı”yla devam ediyor: “Türkiye gibi kadına şiddetin böylesine yaygın olduğu bir ülkede, İstanbul Sözleşmesi'nin getirdiği korumadan vazgeçilmesi yaşam hakkı ve kötü muamele yasağı, bakımından bir müdahale ve şiddet gören kadınlar ya da LGBTİ+’lar, korumanın kaldırılmasından etkilenen mağdur sıfatına sahipler. Bugün dünyanın dört bir yanında insanlar; kimi sevdikleri, ne giydikleri ve aslında kim olduklarıyla bağlantılı olarak saldırıya uğruyorlar. LGBTİ+ hakları insan hakları olarak kabul ediliyor. Cinsiyet kimliği ya da cinsel yönelimi ne olursa olsun, herkesin eşit haklara sahip olması evrensel hukukun gereği.”

***

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…


Etiketler: insan hakları, medya
nefret