09/02/2022 | Yazar: Ali Erol

Ocak ayında LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”leri T24, Ordu Olay, HaberTürk, Karar ve Evrensel yazarlarından geldi.

LGBTİ+’lar için Ocak ayı gökkuşağı “köşe”leri Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı yapmayan, en azından homofobik ve transfobik nefret söylemlerinden medet ummayan 2022 Ocak ayı pozitif “köşe”leri T24, Ordu Olay, HaberTürk, Karar ve Evrensel yazarlarından derledik.

T24 yazarları, iş hayatında trans çalışanları desteklemeye ve İstanbul Sözleşmesi’ne uymaya çağırıyor

T24 yazarlarından Tamer Yakut, “İş yerinde trans birey olmak ya da olmamak” başlıklı yazısında, “iş dünyasında ve sosyal hayatta LGBTİ+ haklarında ilerlemeler olsa ve bu gruplar toplumsal anlamda genel destek bulsa da "transgender" (doğum esnasında cinsel organa bakılarak belirlenen cinsiyetten farklı bir cinsel kimliğe olan aidiyet-trans birey) kimliği ile var olmaya çalışanlar için zorluklar ve engeller hâlâ çok büyük” diye yazdı.

Daha önce de, “LGBTİ kavramı için farklı bir okuma: İş gücü çeşitliliği” başlığıyla konuyu ele alan T24 yazarı Yakut, iş yerinde trans olmak başlıklı köşe yazısına, “LGBTİ+ hakları için uzun süredir devam eden mücadeleye rağmen, bugün trans bireyler sadece toplumsal olarak damgalanmayla kalmıyor, aynı zamanda rekor düzeyde şiddet, ayrımcılık, iş hayatına katılım problemleri, gelir elde etme, insan hakları ihlalleri gibi varoluşa yönelik tehditlerle mücadele ediyor” diye eklerken, “Bu yazıyı iş dünyası ile sınırladığımızda, trans bireyler kurumsal olarak iş gücü çeşitliliği, eşitlik ve kapsayıcılık çabaları üzerinde özenle çalışan işverenlerin bile radarına çoğunlukla girmiyor” diye de devam etti.

T24 yazarı Tamer Yakut’un sıraladığı, trans çalışanların iş yerinde karşılaştıkları problemler, Kaos GL Derneği’nin Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Araştırma Merkezi işbirliği her yıl yürüttüğü Türkiye’de kamu ve özel sektörde LGBTİ+’ların durumunu gösteren araştırmaların ortaya koyduğu sorunları hatırlatıyor: “Yüksek işsizlik, Düşük ücret, İş yerinde ayrımcılık, mobbing ve taciz, Kariyer ilerlemesinde karşılaşılan problemler, İş başvurusunda ortaya çıkan zorluklar, İş yerinde dışlanma…”

T24 yazarı son olarak, “konuyu ciddiye alan şirketler”in yapması gerekenleri sıralıyor: “İşe alımlarda odağınızı artırın, Trans bireyi destekleyen avantajlar sunun, Trans bireyleri dahil eden politikalar ve programlar üretin, Topluma kapsayıcı bir kültürün sinyallerini verin…”

Bağımsız İnternet Gazetesi T24 konuk yazarı, Kadın Koalisyonu’ndan Avukat Oya Aydın, “İstanbul Sözleşmesi yürürlüktedir” başlıklı yazısında, “İstanbul Sözleşmesi halen iç hukukun bir parçası olarak yürürlüktedir” diye yazarken, “sadece Cumhurbaşkanı'nın çekilme kararının hukuksuzluğu”nu gerekçe olarak göstermiyor, dayanak olarak, “onun ötesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hukuku” olduğunu belirtiyor.

Anayasanın 90. Maddesini hatırlatan Avukat Oya Aydın, cinsel yönelim nedeniyle çalışma yaşamında maruz kalınan bir ayırımcılıklara kadar İstanbul Sözleşmesi’nin sağladığı olanaklara dikkat çekiyor: “İstanbul Sözleşmesi, Avrupa Konseyi'nin desteklediği, Avrupa Birliği'nin onayladığı ve Konsey üyesi ülkelerin büyük bir çoğunluğunca benimsenen bir uluslararası sözleşmedir. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kararlarında sıkça İstanbul Sözleşmesi'nin ilgili maddelerine atıf yapmaktadır. Sadece yaşam hakkı, kötü muamele yasağı ve 8. maddede korunan özel hayat çerçevesinde değil, mülkiyet hakkı ve benzeri ayırımcılık iddiasının olduğu her başvuruda İstanbul Sözleşmesi'ne atıf yapılmaktadır. Sosyal güvenlik hakkından işten çıkarmaya, ücret farklılığına kadar her türlü ayırımcılık durumunda İstanbul Sözleşmesi'ne dayanabiliriz. Söz gelimi cinsel yönelim nedeniyle çalışma yaşamında maruz kalınan bir ayırımcılık halinde mahkemeler, Anayasa Mahkemesi mağduru İstanbul Sözleşmesi'nin korumasından yararlandırmalıdır.”  

Ordu Olay yazarı, Anıtkabir’de açılan şemsiyeyi yazdı: “Rahmetli Zeki Müren’e çok çektirdiniz bari Bülent Ersoy’u rahat bırakın!”

“Yağmurlu bir günde, tekerlekli sandalyeyle Anıtkabir’i ziyaret eden sanatçı Bülent Ersoy’a bir asker şemsiyeyle eşlik edince”, Ordu Olay gazetesi köşe yazarı Yalçın Şimşek’in, “Vur Bülent Ersoy’a!” başlıklı yazısında ele aldığı gibi, “Kıyamet koptu”: “Jet hızıyla inceleme başlatıp, jet hızıyla karar verdi Milli Savunma Bakanlığı.” Ordu Olay gazetesi köşe yazarı devam ediyor: “Sanki Bülent Ersoy asker düşmanıymış gibi Anıtkabir komutanı ile takım komutanı hemen alındı görevinden! Şimdi TSK'nın şerefi kurtuldu öyle mi? Bakar mısınız insanlığın Mars’ta patates ve soğan yetiştirmeye çalıştığı bir çağda koca ülkenin uğraştığı konuya!”

“Yani hep silah mı tutacak askerin eli?” diye soran Ordu Olay köşe yazarı, “Yeri gelecek ıslamasın diye yağmurlu bir havada Anıtkabir’i ziyaret eden 70’lik bir sanatçısına şemsiye tutacak. Ne var ki bunda?” diye ekliyor.

“Peki neden bu tepki?” sorusuyla devam ediyor Ordu Olay gazetesi köşe yazarı Yalçın Şimşek: “Aslında cinsiyetçi bir yaklaşım var işin içinde. Eğer aynı durum Safiye Ayla ya da Müzeyyen Senar için geçerli olsaydı, yine inceleme başlatır mıydı bakanlık? Sanmam… Hani Bülent Ersoy eşcinsel ya! Nasıl bir asker ıslanmasın diye şemsiye tutabilir ki ona?!”

Ayrımcılık karşıtı, hak temelli bu köşe yazısında, Ordu Olay yazarının terimlere dair teknik bir karışıklık yaptığını, “eşcinsel” değil cinsiyet kimliğinden hareketle “trans”ı kastettiği anlaşılıyor; düzeltelim ve okumaya devam edelim: “Oysa 2018 yılı itibariyle evlerini, üç otomobilini ve bankalardaki 30 milyon lirasını Mehmetçik Vakfı’na bağışladığını açıklamıştı aynı Bülent Ersoy… Nedense bir türlü kurtulamadık şu ayrımcılıktan! Hâlâ düşünceleri, kılık kıyafetleri, yaşam biçimleri ya da cinsel yönelimleri nedeniyle ötekileştiriyoruz insanları. Cinsel tercih değil, cinsel yönelim diyorum dikkat ettiyseniz. Çünkü eşcinsellik bir tercih değil yönelimdir. Yani insanın iradi olarak tercih ettiği, benimsediği bir cinsel davranış değildir. Bir hastalık ya da bir sapkınlık hiç değildir. Eşcinselliği 1990 yılında Akıl Hastalıkları Teşhis ve İstatistik Kılavuzu’ndan sonsuza dek çıkardı Dünya Sağlık Örgütü! Geç olsa da Türkiye Psikiyatri Derneği ve Türk Psikologlar Derneği de eşcinselliğin bir hastalık olmadığını açıkladı 2010 yılında. Ayrıca dünyanın 17 ülkesinde yasal hale geldi eşcinsel evlilik… Rahmetli Zeki Müren’e çok çektirdiniz, bari Bülent Ersoy’u rahat bırakın!..”

HaberTürk, Alçı: “Bülent Ersoy’un trans kimliği…”

HaberTürk yazarı Nagehan Alçı, “Bülent Ersoy’a şemsiye tutma suçu” başlıklı köşe yazısında, “Her geçen gün zarafet duygusunu daha da çok yitiren bir toplum olmaya doğru gidiyoruz” diye yazdı, “Bu nazik davranışın karşılığı böyle mi olmalıydı?” diye sordu: “Adeta kibarlık ve yardımseverliğin zayıflık gibi algılandığı bir Türkiye toplumu realitesiyle karşı karşıyayız. Anıtkabir komutanı Albay Hakan Osman Sert kınanacak ve ayıplanacak bir davranış yapmamış. Bilakis, bir Türk subayına yakışan şekilde nezaket göstermiş. Örnek gösterilecek bir tutum takınmış… Ardından da Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı hızlı bir inceleme sonunda Albay Hakan Osman Sert’i görevden aldı ve Hakkari-Yüksekova’ya tayin etti. Sert’in görevden alınmasını kesinlikle doğru bulmuyorum. Bu karar bence adaletli bir karar değil.”

HaberTürk köşe yazarı Alçı, aldığı mektuplar üzerine, bu kez, “Bülent Ersoy değil de Cüneyt Arkın Anıtkabir’e gitse ne olurdu?” başlıklı yazısıyla devam ediyor: “Anıtkabir’i ziyarete giden Bülent Ersoy değil de aynı onun gibi tekerlekli sandalye ile hareket etmek zorunda olan sinema sanatçımız Cüneyt Arkın olsaydı ve Anıtkabir komutanı Albay Hakan Osman Sert, yağmur altında kalmış Cüneyt Arkın’a şemsiye ile yardım etseydi bunlar yaşanacak mıydı? Albay Sert yine görevden alınacak mıydı? -Benim buna cevabım şu: Hayır. Aynı olayda Bülent Ersoy yerine Cüneyt Arkın olsaydı kesinlikle Albay Hakan Osman Sert görevden alınmazdı. Sadece Cüneyt Arkın değil, orada Bülent Ersoy yerine Orhan Gencebay da olsaydı yine Hakan Sert görevden alınmazdı.”

“Bülent Ersoy’un transseksüel kimliğinin hem sosyal medyadaki bu linç olayında hem de sonraki gelişmelerde çok etkili olduğunu düşünüyorum. Öte yandan bir okurumun dediği gibi eğer “Paşa” lakaplı merhum büyük sanatçımız Zeki Müren hayatta olsaydı ve Müren’e bu ihtimam gösterilseydi de yine Albay Hakan Osman Sert’in görevden alınmayacağı aksine alkışlanacağı kanaatindeyim.”

Karar, Yıldıray Oğur: “Askerlerin Bülent Ersoy’a özür borcu…”

Karar köşe yazarı Yıldıray Oğur, “Ablan nasıl kurban olmuştu?” başlıklı yazısında, “Muhtemelen o şemsiye Aziz Sancar’a tutulsaydı, Atatürk’ün bilime verdiği önemle ilgili sözleri eşliğinde askerin bu jesti günlerce övülürdü” diye yazdı: “Tepkilerde neredeyse bir milli mutabakat oluştu. Milliyetçi, Kemalist, muhafazakar, solcu pek çok isim ve medya bu görüntüyü askerin itibarına bir hakaret olarak görüp, resmi bir görevi olmayan Bülent Ersoy’a bir şemsiyelik ayrıcalığa bağırıp çağırdı. “Ordumuz ne hallere düştü” diyen de oldu, konuyu Bülent Ersoy’un “yandaşlığına” ve tabii cinsiyetine getiren de.”

Karar köşe yazarı da, Bülent Ersoy’un hayatını ve mücadelesini dönemin gazete kupürleriyle hikâye ederken, Ordu Olay köşe yazarı gibi cinsel yönelim ile cinsiyet kimliği terimlerini karıştırdığı görülüyor.

Karar yazarı Oğur, askerlerin Bülent Ersoy’a özür borcunu hatırlatıyor: “Bülent Ersoy, resmi davetlerde Cumhurbaşkanı tarafından ağırlanırken, İstanbul’da onur yürüyüşleri polis tarafından yasaklanıyordu. Ersoy, kendisini kadın olarak gördüğü için hiçbir zaman LGBT hakları konusunda konuşmadı, bu meselelerle hiç ilgilenmedi. Ama, bu onun 12 Eylül’ün en uzun süreli yasaklısı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu yasağı, başka ülkelerde olsa filmi yapılacak sabırlı bir hukuki mücadele vererek kaldırmıştı. Ama yasağın kalkması üzerinden geçen 34 yıl boyunca kimse 8 yıl cinsel kimliği yüzünden sahne yasağı koyulan Bülent Ersoy’dan özür dilemedi. En başta da bu yasağı koyan askerler... Askerlerin Bülent Ersoy’a bir özür borcu kaldı. O şemsiye jesti gecikmiş bir özür olarak kabul edilsin...”

Evrensel, M. Sinan Birdal: “Toplumsal cinsiyet karşıtlığı biyolojiye dayalı ırkçılığa yeni bir kisve sunuyor”

Evrensel yazarı M. Sinan Birdal, 2021’in son ayı Aralık boyunca kaleme aldığı köşe yazılarında, hem BM ve sair uluslararası platformlarda hem de tek tek ülkeler dahilinde ortaya çıkan gerici koalisyonların kadınlara ve toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı sürdürdükleri amansız mücadelenin seyrini kaydetmişti.

Evrensel yazarı Birdal, yeni yılın ilk ayında da, “Cinsiyet, ırk ve biyoloji” ve “Toplumsal cinsiyet düşmanlığının hedefleri” başlıklı köşe yazılarıyla devam etti.

“LGBTİ+lar ve feministler aile ve doğal kadınlara karşı bir azınlık olarak kurgulanırken heteroseksüel bir bütün olarak tanımlanan halk, sınıf başta olmak üzere her türlü farklılığa karşı homojenleştiriliyor. Doğa, cinsellik ve toplumsal cinsiyet eksenli eşitsizliğin temeli haline gelirken aşırı sağcı üreme politikalarına da zemin hazırlıyor… Cinsiyetçilik, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve homofobi (çoğunlukla Müslüman mülteci) “ötekilere” yansıtılırken, yerli ve milli “biz” toplumsal cinsiyet eşitliğini güvence altına almış, aydınlanmış bir halk olarak kurgulanıyor.”

“Toplumsal cinsiyet karşıtlığı, toplumsal cinsiyet kavramının cinsiyetin biyolojik temelini inkar eden sapkın bir ideoloji olduğunu iddia ediyor. Bu bağlamda biyoloji kavramı hem ırkçı hem dinci hareketleri birleştiren bir retorik yapıştırıcı olarak hizmet görüyor. Aktardığım çalışmalarda eleştirilen biyoloji bilimi değil (Ki bilim olduğuna göre eleştirilebilir de!), biyoloji kavramının ve kimi biyolojik kuramların ideolojik kullanımı.”

“Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler birbirinden izole bir şekilde ortaya çıkan ulusal gelişmeler değil, ulusötesi ve küresel bir şekilde örgütlenen bir siyasetin ürünü. Toplumsal cinsiyet karşıtı siyaset 1990’lardan itibaren Avrupa ve Latin Amerika’da belirdi ve eski muhafazakar şablonları tekrarlamak yerine yeni seferberlik biçimlerini kullandı.”

Evrensel köşe yazarı Birdal, son olarak, toplumsal cinsiyet karşıtı hareketlerin hedefinde “cinsel vatandaşlık” (sexual citizenship) kavramı altına topladığı beş hak öbeğini sıralıyor ve açıyor: “LGBTİ+ hakları… Üreme hakları… Cinsel eğitim ve toplumsal cinsiyet eğitimi… Demokrasi…”

***

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…


Etiketler: medya
nefret