05/07/2021 | Yazar: Ali Erol

Onur Ayı Haziran’dan LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”leri Şalom, DW Türkçe, Yeni Yaşam, HaberTürk, Milliyet, Sözcü, Cumhuriyet, BirGün, Evrensel ve T24 yazarlarından.

LGBTİ+’lar için Haziran ayı gökkuşağı “köşe”leri    Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Haziran ayından LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”lerini Şalom, DW Türkçe, Yeni Yaşam, HaberTürk, Milliyet, Sözcü, Cumhuriyet, BirGün, Evrensel ve T24 yazarlarından derledik. 

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı yapmayan, en azından homofobik ve transfobik nefret söylemlerinden medet ummayan pozitif “köşe”lerden işte Onur Ayı Haziran’da okuduklarımız.

Şalom: “‘Nefret’, toplumun birliğini paramparça ediyor”

Şalom Gazetesi başyazarı İvo Molinas, LGBTİ+’ların Onur Ayı Haziran’ın sonunda kaleme aldığı “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değmez” başlıklı köşe yazısında, 2015’ten beri yasaklanan, polis saldırısına uğrayan Onur Yürüyüşü’nü selamlıyor.

Şalom başyazarı, LGBTİ+ Onur Yürüyüşlerinin “bizde yapılamadığı”na dikkat çekiyor, Türkiye’deki yasak, engelleme ve doğrudan polis saldırısı ile geçen yürüyüşlere değinirken, İsveç’ten paylaştığı bir onur yürüyüşünde polislerin de dansa dahil olmalarını örnek gösteriyor:

“İsveç’in bir yerinde Onur Yürüyüşü’nde sokakta binlerce yürüyüşçü ve aniden beliren bir polis aracı. İçinden çıkan polisler beklenmedik bir harekette bulunup, kollarında gökkuşağı bantlarıyla, müziğin insanı sarhoş eden tınısına kapılıp sokak ortasında üniformalarıyla dans ediyor, kendilerinden geçerek. Ve polislerle birlikte tempoya ayak uyduran renkli insanlar görülüyor kayıtta. Polisler düşüncelerinden ve cinsel yönelimlerinden dolayı kimseyi suçlu olarak görmüyor ve yürüyüşçülerin dünyalarına girerek mutluluklarını paylaşıyor, dans ediyorlar çılgınca. Herkeste büyük bir mutluluk. Zira hayatı ancak olumladığı, yücelttiği müddetçe mutludur insan, polis dahil olmak üzere.”

Şalom Gazetesi’nden bir diğer isim Vedat Levent, “Ayrılmaktan yorulduk!” başlıklı köşe yazısında, Galatasaraylı milli futbolcusu Taylan Antalyalı’nın LGBTİ+ Onur Haftası’na destek vermek için gökkuşağı renkleriyle ‘Powered by Pride’ yazan bir t-shirt giymesine gelen tepkileri eleştiriyor: “Hoşgörüsüzlük ve tahammülsüzlük çok derinde yatan bir nefretin dışa vurumu değil de nedir? Taylan, kendi topraklarımızda yetiştirebildiğimiz ender genç yeteneklerden biri. Böylesine bir futbolcunun toplumsal olaylara ilgi duyması, toplumun bir bölümünün özel gününde onlara duyduğu saygıyı ifade etmesi onur ve gurur duyulacak bir davranıştır.”

Şalom yazarı Levent, Taylan Antalyalı’yı eleştiren gazetecilerin eşcinselliğin ülkenin ananesine ters olduğunu savunmasına ve eşcinsellik gününün kutlanmasının fikir özgürlüğü kapsamında olmadığı iddiasına da karşı çıkıyor, “Dönem dönem tökezlemeler yaşansa da demokratik değerler, bu toprakların DNA’larına işlemiştir” diyerek devam ediyor: “Sizleri izledik. Göğsünüzü gere gere milyonlarca kişinin izlediği televizyon ekranlarında toplumun bir kesimine yönelik nefret odaklı diskurlar veriyor, topluma kendinizce ahlak öğretiyorsunuz. Siz mi herkesten fazla biliyorsunuz bu ülkenin ananelerini ki toplumun bir kesimini hiç yokmuş gibi dışlayabiliyorsunuz? Siz mi belirliyorsunuz hangi duygu, düşünce, inanç veya cinsel eğilimde olan insanın milli takımlara girip girmemesini? Siz mi belirliyorsunuz düşünce özgürlüğü sınırlarının nerede başladığını ve nerede bittiğini? ‘Nefret’, toplumun birliğini paramparça ediyor.”

DW Türkçe: “Bu hak mücadelesini gökkuşağı renkleri kazanacak”

DW Türkçe’den Banu Güven de Onur haftası ve Onur Yürüyüşlerinin önemi üzerine yazdı.

“LGBTİ+ vardır” başlıklı köşe yazısında, Banu Güven, Onur Yürüyüşlerinin, “Türkiye'den Macaristan'a, Polonya'dan Rusya'ya varlığı için ataerkil düzenin devamına muhtaç olan muhafazakar hükümetlerin yok saydığı bu insanların var olduğunu göstermek için! Nefrete karşı, sevginin ve aşkın kazanabilmesi için! LGBTİ+'nin varlığını göstermek ve her bir bireyin hayatını onurlandırmak için” olduğunun altını çizdi.

“Cumhurbaşkanı Erdoğan istediği kadar "LGBT, yok öyle bir şey" derse desin, LGBT ve hatta İ ve Q, hepsi var, her zaman da varolacaklar. Bu gerçeği reddeden, bu Onur Yürüyüşü'nde olduğu gibi polis şiddetiyle varlıklarını görünmez kılmaya çalışan iktidarlar ise, tarihe insan hakları ihlalleriyle geçecekler.”

“LGBTİ+'nin görünürlüğünü ve varlığını yasaklayan kanunları geçiren Macaristan, Polonya ya da İstanbul Sözleşmesi'nden toplumsal cinsiyet eşitliği kavramından duyulan korkuyla çekilen Türkiye'deki hükümetler aslında bugünden tarihte yerini aldı. Bu hak mücadelesini Almanya Milli Takımı kalecisi Manuel Neuer'in pazu bandındaki gökkuşağı renkleri kazanacak.”

Yeni Yaşam: “Kürt öldürmeye akli denge, LGBTİ+ öldürmeye hassasiyet bahane”

LGBTİ+’ların Onur Ayı Haziran’dan bir diğer köşe, Yeni Yaşam gazetesi yazarı Ahmet Güneş’ten ve “LGBTİ+ hareketini savunmak” başlığını taşıyor.

Yeni Yaşam köşe yazarı, Onur Haftası’na dair bilgilendirmenin ardından, Onur Yürüyüşü ile etkinliklerin yasaklanmasını hatırlatarak, LGBTİ+ hareketinin, “son yıllarda devletin en üst makamından Diyanet’ine kadar hedef gösterildi”ğine dikkat çekiyor: “Geçtiğimiz günlerde ise Onur Haftası çerçevesinde piknik düzenlemek isteyen LGBTİ+ hareketinin Maçka Parkı’ndaki etkinliğine polis saldırdı. Maalesef bu vahşi saldırı birkaç mecra dışında pek haber bile yapılmadı. Doğal olarak da “biz muhalefet değil miyiz, neden yalnız bırakıldık” tartışmaları yapıldı.”

HDP İzmir İl Örgütünden Deniz Poyraz’ın katledilmesini hatırlatan Yeni Yaşam köşe yazarı Ahmet Güneş, “Başka bir yerden bakalım” diyerek devam ediyor: “Bir LGBTİ+ derneğini basan bir katil örneğin trans bir bireyi katletseydi aynı tepki oluşur muydu? Bu da başka bir tartışmayı gün yüzüne çıkarır. Eminim bazı muhalif çevreler suskun kalır, birileri yine de ses olurdu. Ama burada yine devlet konuşup katilin cinayetine bahane bulurdu. Tıpkı nefret cinayetlerinde kullanılan aynı argüman gibi; Namus ve hassasiyet.”

“Bugün neredeyse varoluşları hâlâ inkâr edilen ve sürekli manipülasyonla hak talebi bulanıklaştırılan bir toplumsal harekete yapılan saldırı sıradanlaşıyor hatta sessiz kalınıyor. Yaşam tarzına müdahale denilerek tepki gösterenler bile yaşam hakkı tanınmayan kesimler mevzu olduğunda suskunlaşabiliyor. Kürt öldürmeye akli denge, LGBTİ+ öldürmeye hassasiyet bahane ediliyor. Devlet her ikisine de muktedir, hepsinde karar kılıcı.”

HaberTürk: “Suç ve yasak değilse bu yapılan ne?”

HaberTürk köşe yazarı Fatih Altaylı, “Suç ise TCK'ya yazın” başlıklı yazısında, Onur Haftası’na yönelik engellemeleri yazdı:

Türkiye demokrasi ve insan hakları konusunda her geçen gün bir adım daha geriye gidiyor. Hatta bazı günler iki adım. Dün yine büyük bir ayıba imza atıldı. LGBTİQ üyelerinin Maçka Parkı’nda yapacağı piknik engellendi. Neye dayanarak, hangi hakla belli değil. Kardeşim bu ülkede gay olmak yasak mı! Yasaksa Anayasa’ya madde koyun herkes bilsin. Suçsa TCK’ye yazın herkes öğrensin. Ama suç ve yasak değilse bu yapılan ne? Size ne vatandaşın nasıl yaşamak istediğinden. Yasa, hukuk, insan hakları falan pek taktığınız yok biliyoruz da, bari hep özendiğiniz Osmanlı’nın bu konudaki yaklaşımına bakın bir. Nazi Almanyası gibi değil, Osmanlı kadar olsanız yeter! İktidar olmadan önce bu konuda söylediğiniz gibi olsanız o da yeter!”

HaberTürk yazarı Altaylı, “Diyanet’ten İçişleri'ne talimat dönemi” başlıklı köşe yazısında ise “Onur Yürüyüşü’ne müdahale eden bir polis memuru”nu yazdı: “…görev yerinden çektiği bir fotoğrafı “Ottoman police” adını verdiği sosyal medya hesabından paylaşmış. Altına da görüşlerini yazmış. Aynen şöyle diyor: “LGBTİ (Cinsel özürlü) insanların izinsiz gösteri yürüyüşünü müdahale ediyoruz. Güzel ülkemin yüz karaları UTANMADAN onurluyuz diyorlar. Cinsiyetlerine saygısı olmayanların çevresine ya da devletine saygısı olur mu?” Bir güvenlik görevlisinin görev bölgesini sosyal medyadan paylaşması görev tanımına ne kadar uygun ben bilemem. Ama bir emniyet gücü mensubunun, yaptığı işe fikirlerini, duygularını, görüşlerini karıştırması son derece tehlikeli. Böyle bir emniyet mensubuna kimse güvenemez. Güvenmemeli… Bu sözler, bu açıklama, bu paylaşım hiçbir hukuk devletinde kabul edilemez.”

Fatih Altaylı son olarak, Galatasaraylı futbolcu Taylan Antalyalı’nın, “Onur” yazılı tişört giydiği için hedef gösterilmesine değindi: “Galatasaray yönetimindeki dostlarımı aradım. “Taylan’a sahip çıkmalarını” istedim… Bu meselede Taylan’ı ve şiddete maruz kalan LGBTİ üyelerini koruduğumuz için bize hakaret eden sözde muhafazakar sürü ise insan değil sadece bir güruh. Onların yaşam tarzlarını savunurken o yaşam tarzından olmak gerekmiyordu da, başkalarının yaşam tarzını savunurken ille de o yaşam tarzından mı olmak gerekiyor. Bunu bir anlatsınlar. Yoksa her şey köprüyü geçinceye kadar mıydı!”

Milliyet: “Neden yürüyemiyorum ben kendi ülkemin topraklarında?”

Milliyet gazetesinden Asu Maro, “Birbirini anlamak o kadar zor değil” başlıklı yazısında, Onur Yürüyüşüne yönelik polis saldırısını ve şiddeti yazdı:

“Her yıl haziran ayında bütün dünyada rengarenk görüntülerle kutlanan Onur Haftası, bizde gittikçe daha şiddetli sonuçlar doğuruyor. Adeta toplumdaki bütün kutuplaşmaların birleşip vücut bulmuş halini izliyoruz Onur Yürüyüşü gününde. Şarkılarla, danslarla, gülerek eğlenerek geçebilecek ve eskiden geçmiş olan- bir güne neden bu derece büyük bir öfke sığdırılıyor, niye böyle olmak zorunda gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum.”

“Önceki gün her tarafı barikatlarla çevrilmiş Cihangir’de çekilmiş videolardan biri, tam da bu anlamayışıma karşılık geldiği için çok etkiledi beni. İki genç insan, karşılarında boydan boya yolu kapatan polisler, bir tanesi sadece soru soruyor. Diyor ki “Neden yürüyemiyorum ben kendi ülkemin topraklarında?” Karşısında büyük bir suskunluk. Nedir yani bu düşmanlığın sebebi? Ne olabilir sahiden? İnsanların cinsel yönelimlerinden ötürü itilip kakılmadığı, ötekileştirilmediği, şiddet görmediği, herkesin birbirinin farklılıklarına, renklerine saygı gösterdiği, bir TV yorumcusunun ekrana çıkıp “Homofobik değilim ama onlar da hayatlarını kendi içlerinde yaşasınlar” gibi cümleler kurmadığı, sevgi ve barış içinde bir “Pride” kutlaması yapılsa neyimiz eksilir?”

Sözcü: “LGBTİ gibi onurunuz olsa keşke!” 

“Onur yürüyüşü”ne polis saldırısını, Sözcü köşe yazarı Yılmaz Özdil de köşesine taşıdı: “Kokainciye güzergah, mafyaya vatandaşlık, karaparacıya itibar, siyasetçiye çantayla para veriliyor, pezevenk baştacı yapılıyor, pezevenk… Onur yürüyüşüne “ahlaka aykırı” denilerek, polis ordusuyla saldırılıyor

“Türkiye'de yer yerinden oynuyor… Küresel karaparacıların devletin zirvesine kadar sızdığı ortaya çıkıyor… Sayın devletimizin bunlardan onuru kırılmıyor… Lgbti'nin onur yürüyüşünden rencide oluyor. Küresel karaparacılarda, uyuşturucu tacirlerinde, ithal mafyada, karanlık oligarklarda herhangi bir suç izine rastlamıyorlar… Onur yürüşünü “anayasal düzene aykırı” buluyorlar. Milleti soyanlar, içişleri bakanıyla poz verenler elini kolunu sallaya sallaya yurtdışına kaçıyor, kripto paracı kaçıyor, karaparacı kaçıyor…

Aman ha onur yürüyüşündekiler gözümüzden kaçmasın diye İstiklal Caddesi'nin giriş çıkışlarını kapatıyorlar, bariyerler örüyorlar. Kokainciye güzergah, mafyaya vatandaşlık, karaparacıya itibar, siyasetçiye çantayla para veriliyor, pezevenk baştacı yapılıyor, pezevenk… Onur yürüyüşüne “ahlaka aykırı” denilerek, polis ordusuyla saldırılıyor, kelepçe takılıyor, dövülüyor. Lgbti gibi onurunuz olsa keşke!”

Sözcü gazetesinden Çiğdem Toker ise İstanbul’da LGBTİ+ Onur Yürüyüşüne yönelik polis saldırısını “Zorbalık ve hakikat” başlığıyla köşesine taşıdı: “Memleketin yazılı Anayasası’nda güya herkes önceden izin almadan toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabilir. Ama fiili Anayasasızlık o kadar kökleşmiştir ki, bir kaymakamlığın bir sabah aldığı yasak kararı yeter de artar bile. İstanbul’da LGBTİ+ Onur Yürüyüşü için bir araya gelen vatandaşlara polis çok sert müdahale etti. Düşmanca denecek kadar sert. Sadece LGBTİ+ bireylere değil, yürüyüşü görüntülemek isteyenlere de. AFP fotomuhabiri Bülent Kılıç, yere yatırılıp ters kelepçeyle gözaltına alındı. Kılıç, kendisini yere yatırıp üzerine çıkan polisin ağırlığıyla nefes alamayacak haldeydi. Sahadaki arkadaşlarının ifadesiyle “neredeyse canına kastedilmişti.””

Cumhuriyet: “Siz kimsiniz ki parkta piknik yapan LGBTİ+’lara saldırıyorsunuz?”

Cumhuriyet köşe yazarı Zülal Kalkandelen, “Gün, faşizme topyekûn direnme günüdür!” başlıklı köşe yazısında, “Türkiye’den manzaralar” paylaştı: “Öğrenciler, kadınlar, çevreciler, LGBTİ+’lar, hak mücadelesi veren aktivistler yerlerde sürüklenip şiddet görürken... İstanbul Sözleşmesi için sadece pankart açan kadınların saçları yolunup tekmelenirken...”

Cumhuriyet yazarı, Haziran ayındaki ikinci köşe yazısında, “Bu halk size çıkış yolunu gösterecek” başlığıyla devam etti: “Siz kimsiniz ki böyle bir ortamda, “Bunlar daha iyi günleriniz” diyerek tehdit dolu sözler söyleyebiliyorsunuz? Siz kimsiniz ki insanları din, etnik köken, mezhep, cinsel yönelim ve inanç temelinde kutuplaştırıyorsunuz? Siz kimsiniz ki parkta piknik yapan LGBTİ+’lara saldırıyorsunuz?”

Cumhuriyet’ten bir diğer isim Elçin Poyrazlar ise “#Kusurabakıyoruz” diyor: “’30 yaşınızdan önce evlenin en az 3 çocuk yapın’ diyenler, ‘Lezbiyen mezbiyenlere bakmayın, annelik kutsaldır’ diyenler, ‘LGBTİ’ler sapkındır’ diyenler… ‘İstanbul Sözleşmesi Türk aile yapısını bozuyor’ diyenler, ‘Diziler eşcinselliği özendiriyor’ diyenler… Şimdi de ‘Geceyarısından sonra müzik yok, kimse kusura bakmasın’ diyor. Kiminle sevişeceğimize, evlenip evlenmeyeceğimize, çocuk yapıp yapmayacağımıza karışan, hayat felsefemize, siyasi görüşümüze, gardrobumuza, yatak odamıza ısrarla sızan bir iktidara sosyal medyada #KusuraBakıyoruz etiketiyle tepki veriyoruz.”

BirGün: “Powered by pride

BirGün Gazetesi’nden L. Doğan Tılıç, “İnsan kütüphane” başlıklı köşe yazısında, Türkiye sivil toplumunda “yaşayan kütüphane” olarak bilinen “öğrenme platformu”ndan bahsederken, ezilen insanları birbirine düşman edenin “muktedirler” olduğunu, kanlı canlı insanların “yaşayan kütüphane”lerde, “eşcinsel kitap” dahil, birbirini “okuyup” tanış olmasının önemine dikkat çekti.

BirGün köşe yazarı, Onur Ayı Haziran’ın sonunda ikinci yazısında ise “Nefes alacağız!” başlığı altında, LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne polis saldırısını ele aldı:

“Hep birlikte, ele ele, omuz omuza haykırdığımızda; siyahın da beyazın da, kadının da çocuğun da, LGBTİ+’nın da, göçmenin de yaşamı önemli olacak! Hafta sonunda Taksim’deki LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne polis müdahalesinden geriye iki fotoğraf kaldı. Birisi meslektaşımız Bülent Kılıç’ın boynuna basılarak gözaltına alınması. Diğeri, olup bitenlerin epey uzağında Galatasaraylı milli futbolcu Taylan Antalyalı’nın “Powered by pride” (Gücünü onurdan alan) gökkuşağı renkli bir tişörtle fotoğrafı. İlki boğan, ikincisi nefes alma adına umut olan iki fotoğraf. Antalyalı’nın son derece sıradan sayılabilecek hali, ne yazık ki, memleketin nefret ortamında ve yine ne yazık ki “gazeteci / yorumcu” geçinen kimilerinin tepkileri dikkate alınınca “cesaret”e dönüşüyor. Şimdi en fazla ihtiyacımız olan şey; cesaret!”

Evrensel: “Devletin polis güçleri sanırsınız karşılarında azılı devlet düşmanları varmışçasına saldırıya girişmişler”

İstanbul LGBTİ+ Onur Yürüyüşü’ne polis saldırısı, Evrensel köşe yazarı Turgay Olcayto’nun “Devlet üzerine” başlıklı yazısına da konu oldu:

“Geçtiğimiz hafta çağdaş ülkelerin hemen tümünde kutlanan ve cinsel ayrımcılığa karşı çıkan bireylerin ‘Onur Yürüyüşü’ vardı. Taksim’deki yürüyüşe kaymakamlık izin vermemiş. Ama aralarında yurt dışından gelen sanatçıların da bulunduğu kalabalık bir grup Taksim’de kutlamalarını her şeye rağmen yapmak istemişlerdi. Sen misin kaymakamlık yasağına aykırı davranan. Devletin polis güçleri sanırsınız karşılarında azılı devlet düşmanları varmışçasına kadın, erkek, kız demeden saldırıya girişmişler. Bu arada olayları görüntülemeye çalışan AFP (Fransız Haber Ajansı) muhabirini de dört polis birden darbedip kamerasını da kırmışlar. Böyle bir vahşeti yaşatan polislere mi kızmalı. O polisleri eğiten, beyinlerini yıkayan, yönlendiren yöneticilerine mi? Dünyanın hemen tüm ülkelerinde gökkuşağı bayraklarıyla kutlanan hatta batı ülkelerinin çoğunun büyük elçiliklerine gökkuşağı bayrağı asılan bir dünyada Türkiye ve Macaristan dışında cinsel ayrımcılık yapan başka bir ülke anımsamıyorum. Kadın cinayetlerinin hızla devam ettiği ülkemde İstanbul Sözleşmesi’nin ortadan kaldırılması da kanımca bir insanlık ayıbından başka bir şey değildir.”

Evrensel’den Şebnem Korur Fincancı ise “Rüzgar gülü” başlıklı yazısında, Dünya Tabipler Birliği’nin 2006’da güncellediği ve ayrımcılık yapılamayacağına dair tanımlamalara cinsel yönelimi de ekleyerek tüm dünyadaki tıp fakültelerine hekimlik andı olarak önerdiği Cenevre Bildirgesinden Sakarya Üniversitesi’nin “cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim” ifadelerini sansürlemesini ve CİMER’e şikayet etmesini ele aldı:

“Elbette bu küresel salgınla birlikte karşı karşıya kaldığımız yaşa dayalı, toplu taşımadan zorla indirilen insanlarla meşrulaştırılmaya çalışılan ayrımcılıktan tutun da, karşı mahalle diye gördüğünüzün sesini duyurmaya çalıştığı bir gösteride polisin saldırısına “oh” çekmenin olağanlaştırılması girişimlerine uzanan bir yelpazede, ilaçlarını yazdırmak için geldiği hastanede kadın doğum uzmanının geri çevirdiği trans kadına yaşatılanlar karşısında etik ilkelerimizin ihlal edildiğini söyleyebilmek tüm o ayrımcılıklara da işaret eden, hepsinden utanç duymamız gerektiğini bize hatırlatan bir duruşu da simgeliyor oysa ki. Hekim de o yukarıda sayılan ayrımcılıkları yapmaya başladığında bu dünyada bir arada yaşayabilmeye yüzümüzün kalmayacağı bir ortamda buluruz kendimizi.”

T24: “Hastasını aşağıladığını zannederken kendi onurunu ayaklar altına aldı”

T24 köşe yazarı Mehmet Y. Yılmaz, kaosGL.org’un “Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde transfobik ayrımcılık!” haberini köşesine taşıdı: “Hekimlik onuruna ne oldu?”

Hipokrat’ın hekimlik andını hatırlatan T24 yazarı Yılmaz, bir trans kadının sağlığa erişim hakkının ihlal edilerek maruz bırakıldığı cinsiyet kimliği ayrımcılığını ele alırken, “İstanbul'un göbeğinde bir hekim, hastasını aşağıladığını zannederken kendi onurunu ayaklar altına aldı” diye yazdı.

“Trans kadın Pelin, 32 yaşında İstanbul'da yaşıyor. Küçük bir cerrahi operasyon için Taksim Eğitim Ve Araştırma Hastanesi'ne gittiğinde genel cerrah Erol K. tarafından muayene edildi. Hekim Erol Bey, Pelin'in trans kadın olduğunu öğrenince "travesti olduğunu bilseydim muayene etmezdim, ellerim kirlendi" diyerek hastasını muayene odasından attı. Bunu yaparken de Sağlık Bakanlığı'nın kendisine "hasta seçme hakkı" verdiğini ileri sürüyordu. Pelin, kendisini aşağılayarak muayene odasından atan hekimi hem Bakanlığa, hem de İstanbul Tabip Odası'na şikayet etti.”

T24 yazarı, iki kuruluşun verecekleri kararı beklerken Hipokrat Yemini'nden ilgili bölümü hatırlattı: “Görevimle hastam arasına; yaş, hastalık ya da engellilik, inanç, etnik köken, cinsiyet, milliyet, politik düşünce, ırk, cinsel yönelim, toplumsal konum ya da başka herhangi bir özelliğin girmesine izin vermeyeceğime...”

kaosGL.org’un haberinin paylaşıldığı yayınları da anan T24 yazarı Yılmaz, Türkiye medyasının, “başka konularda olduğu gibi temel insan hakları konusunda da” gazetecilik refleksini kaybettiğine dikkat çekti: “Türkiye, hekimlerinin bile insanlıklarını unuttukları, hasta seçtikleri bir ülke haline geliyor. Bu tür olaylara bugün sesinizi çıkarmazsanız, yarın benzer bir muameleyi siz de görebilirsiniz.”

“Hasta seçme hakkı”nın aslında ne anlama geldiğinin altını çizen T24 köşe yazarı, ayrımcılıkları vurgulayarak devam etti: “…hastalar arasındaki cinsiyet ya da inanç, etnik köken, politik düşünce, ırk ayrımı yaparak hasta seçilebilmesine olanak veren bir hak değildir. Bu tür uygulamalar yaygınlaştıkça dönemin ruhuna uygun olarak mini etek giydiğiniz için, başınız açık olduğu için, başınız örtülü olduğu için, Kürt olduğunuz için, Türk olduğunuz için, Ermeni olduğunuz için, solcu olduğunuz için, sağcı olduğunuz için ayrımcılığa maruz kalabilirsiniz. "Bana bir şey olmaz" demeyin, bugüne kadar insanlığın başına ne geldiyse "bana bir şey olmaz" diyenlerin çokluğu yüzünden geldi, unutmayın.”

***

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…

 


Etiketler: insan hakları, medya