04/12/2020 | Yazar: Sibel Yükler

“Şimdi tam da sırası” diyerek başladığımız “Haklar” dizisini Kaos GL’den Umut Güner değerlendirdi: “Yapısal değişikliğe uğraması için daha yapılandırıcı adımlar atılması gerekir. O yüzden, ‘Biz buradayız, gelin' demekle olmuyor.”

Şimdi tam da sırası: LGBTİ+’lar yangından en son kurtarılacak konumundaydı! Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Fotoğraflar: Yıldız Tar / Kaos GL

Şimdi tam da sırası başlıklı dosyada, insan hakları örgütlerinin LGBTİ+ haklarını gündemine ne zaman, ne şekilde aldığı, örgütlerin LGBTİ+ çalışmalarının yeterli olup olmadığı, geçmişte hak alanında yaşanan ayrımcılıklar ve bugün gelinen noktada herhangi bir hakkın neden “Şimdi sırası mı?” demeden yürütülmesi gerektiğini konuştuk.

İki hareketin de dünden bugüne geldiği noktayı değerlendiren Umut Güner, homofobik insanların örgütlerden ayrılıyor olmasının tek başına bir örgütün kültürünün değiştiği anlamına gelmediğine dikkat çekiyor ve ‘örgütsel hafıza’yı işaret ediyor: “Yapısal değişikliğe uğraması için daha yapılandırıcı adımlar atılması gerekir. O yüzden, ‘Biz buradayız, gelin' demekle olmuyor.”

Geçmişte hak hareketleri içerisinde üçlü hiyerarşi diye tabir ettiği “hak hiyerarşisi” olduğunu söyleyen Güner’e göre, örgütü oluşturan kesimlerin kendi tabanı üzerinden kurduğu ilişki de kimin hak ihlaline uğradığı anlamında önemliydi ve hiyerarşik düzlem açısından LGBTİ+’lar hiçbir yerde karşılığı bulmuyordu. Bugün ‘ama’sız, ‘fakat’sız LGBTİ+ hakları savunan örgütlere ise şunu soruyor: "LGBTİ+ haklarından taviz vermeyeceğini yüksek sesle söylemeye devam edecek mi? Bu söylemsel değişim örgütlerin politikalarında ne kadar kendini gösteriyor?”

Güner, sendikalarda, örgütlerde komisyon kurmanın tek başına yeterli olmayacağını da, “Kaos GL beş senedir kamudaki LGBTİ+ların neler yaşadığını raporlaştırıyor ama KESK bunu duymuyor, görmüyor” sözleriyle açıklıyor.

Hareketin feminist hareketle tarihsel ortaklığını, “Feminist hareket, ‘Biz LGBTİ+’ları nasıl görebiliriz?' sorunu kendisi sordu, talep feminist hareketten geldi, alan açan feminist hareketti” diye açıklayan Güner’e göre, feminist hareket başından beri LGBTİ+’ların meselesini sahiplendi ve birlikte hareket etti.

“Dayanışma, eşitliği sağlayana kadar tek taraflı olabilir”

Kaos GL’de “Şimdi tam da sırası” isimli bir dosya yayınladık. Bu dosyada Çocuk Hakları Merkezi, İHD, TİHV, Eren Keskin, Feray Salman, HAKİM ve Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği ile hak örgütleri ve hak savunucularının LGBTİ+ haklarını gündemine ne zaman, ne şekilde aldığı, örgütlerin LGBTİ+ çalışmalarının yeterli olup olmadığı, geçmişte hak alanında yaşanan ayrımcılıklar ve bugün gelinen noktada herhangi bir hakkın neden “Şimdi sırası mı?” demeden yürütülüp yürütülmediğini konuştuk. Sen bu dosyada aktarılanları, hak hareketi ve LGBTİ+ hareketinin tarihsel geçmişi anlamında nasıl buldun?

2000’den beri Kaos GL’nin içindeyim. Kaos’la ve hak hareketiyle ilişkilenme sürecim eş zamanlı oldu. Benim için şöyle bir anlamı var; bazen insan durup soluklanmak ister, ne yapıyoruz diye sorar. Bu söyleşilerin, bizim ne yaşadığımız kadar, başka tarafların ne yaşadığı, ne gördüğü, ne görmek istediği, neyi hafızasına aldığını göstermesi açısından bir anlamı var. Tarihe not düşmenin yanında, şu anı da gösteriyor. Sadece geçmişe odaklanmıyor, geçmişi kayıt altına almak tek derdi değil. “Şu anda insan hakları hareketi içerisinde LGBTİ+ hareketi ve hak mücadelesi nerede karşılığını buluyor?” sorusuna yanıt bulması açısından çok değerli bir dosyaydı.  

Bu söyleşileri yaparken senin emeklerine de ayrıca teşekkür ederiz. İnsan hakları savunucularının de ezberden gitmeyip kendilerini rahatlıkla açabildikleri söyleşiler oldu. Kaos GL’nin insan hakları hareketine getirdiği temel eleştiriler de dosyanın inşa edilme sürecinde çok güzel yansıtılmıştı. Çünkü hak hareketi, sadece temel insan hakları örgütlerinden oluşan bir hareket değil. Çocuk da çevre de hayvan hakları da bu hareketin ve mücadelenin bir parçası. Biz de, “Eşit aktörleriyiz” diyoruz. Herkese eşit mikrofon uzatma çabasının kendisi, Kaos GL’nin hak mücadelesini nasıl gördüğü ve nasıl görmek istediğini yansıtması açısından da önemli. Bizim için Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın sözüyle, hayvan hakları mücadelesi veren HAKİM’in mücadelesi eşdeğerde önemli ve bunlar birbirinin ayrılmaz parçası. Biz bunu böyle görmek istiyoruz ve böyle bir hareketin içinde dayanışarak birlikte mücadele etmek istiyoruz.

simdi-tam-da-sirasi-lgbti-lar-yangindan-en-son-kurtarilacak-konumundaydi-1

Neler gördün söyleşilerde? Sence iki hareketin de hafızasında neler varmış?

Türkiye gibi bir ülkede insan hakları alanında çalıştığında her zaman yoğun bir gündemin oluyor. Ve bazen o yoğun gündemin içerisinde, kendi gündeminin dışındaki meseleleri çok görmeyebiliyorsun. Bu herkesin yaptığı bir özeleştiriydi ama bir taraftan LGBTİ+ hareketine de getirilen bir eleştiri ve hareketin de yapması gereken bir özeleştiri. Ama bunun, söyleşilerin sonunda “LGBTİ+ hareketinin de bunu yapması gerekiyor” noktasına getirilmesinden çok hoşnut olmadım. Bu özeleştiriyi biz verelim, biz kuralım isterdim. Aslında bizim insan hakları hareketinin aktörleriyle yaşadığımız iletişim sorunu tam da buydu. “Ama LGBTİ+ hareketinin de bunları yapması lazım” diyen örgütler ve aktivistlerle eşit haklara ve olanaklara sahip değiliz. Bunun fark ediliyor olması lazımdı. 18 Haziran’da trans aktivistlerin Eşitlik Manifestosu’nda gibi; o güce sahip olduğumuzda bizim de özeleştiriyi bahsettiğimiz şekilde vermemiz lazım. Ama biz o güce sahip değilsek bizden beklenenin bu olmaması gerekir. Dayanışma, o eşitliği sağlayana kadar belli bir aşamada her daim tek taraflı olabilir. Dayanışmayı her zaman eşitler arası bir ilişki olarak görmemek lazım.   

En temelde, söyleşideki bütün aktörlere getireceğim eleştiri bu olabilir. İkincisi de, feminist harekette yer alan ve feminist hareketten beslenen insan hakları savunucularıyla erkekler arasındaki farkı çok rahat görebiliyoruz söyleşilerde.

Kullandıkları cümleler kendi öznellikleriyle ilgili daha çok. Bir hareketi temsil ettiği halde aynı zamanda kendini politik bir özne olarak ortaya koyuyor ve kendini de sürece dair bu şekilde değerlendiriyor. Sadece örgüt adına kurumsal bir yanıt vermiyor, “Ben de” diyor ve okurken bunu hissettiriyor. Bu ilişkinin doğal olması gerektiğini daha net ifade ediyorlar. Diğer insan hakları savunucuları özeleştiri verirken, “Biz bunu yapamadık” diyorlar ama bunun zaten geçmişte de olması gerektiği konusunda o kadar net değiller. Söyleşilerde bunu gördüm. Temelde, hak savunucu kadınlarla yoldaşlık ilişkimiz farklı yerlerde, farklı zamanlarda devam ettiği için de böyle. Aslında daha organik bir ilişkimiz olduğu söylemlerine de yansıyor.  

Geldiğimiz noktada örgütsel hafıza ve kişisel hafızalarımız bazen bizi ve insan hakları aktivistlerini yanıltabiliyor. Bu söyleşiler, kendimizi insan hakları hareketi içerisinde farklı bir yerde konumlandığımızı ya da yeteri kadar dahil edilmediğimizi düşünüyorken, bizim dahil olmamız için çabalayan ve çabalamayan aktörlerin nasıl konumlandığını görmesi, anlaması açısından da önemli oldu. Evet, hafızamız belli bir yerde ortaklaşmış. Pekala, bütün bu dışlandığımızı, yeteri kadar dahil olmadığımızı düşünürken onlardan biri çıkıp, “Öyle bir şey yok” diyebilirdi. Kendilerine de ayna tuttuklarını gördük. Bu meselenin kamusal alanda görünür olması da önemli. LGBTİ+ hak mücadelesine, insan hakları mücadelesinin destek verdiği bir zemin bulma ihtimalinin her daim olmadığını yahut olmayacağını göstermesi açısından önemli. Şu anda yalnız olmadığımızı gösterdi. Söyleşideki aktörlerin sözlerini, kurumsal temsiliyet anlamında bir söz olarak görüyorum.  

“İnsan haklarını izlememiz gerekiyor, ki ‘Bu veri böyle hazırlanır diyelim’ dedik”

İHD Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan, eskiden değişik sol fraksiyonlardan düşüncelere mensup insanların dernek çatısı altında olduğunu ve bu dönemde dernekte homofobinin olduğunu söyledi. Zamanla ayrışmalar yaşandığını ve şu an İHD’de homofobiye taviz vermeyeceklerini anlattı. TİHV Genel Başkanı Metin Bakkalcı ise “‘Bizi bilmiyoruz meselesi’ bir noktaya kadar gerekçe olabilir, bilmiyor olabilirler ama bilenler de demek ki yeterince güvenmiyor olabilirler” demişti. Sence bu özeleştiri ve haliyle şimdi gelinen nokta yeterli mi?

Homofobik insanların örgütten ayrılıyor olması tek başına bir örgütün kültürünün değiştiği anlamına gelmeyebilir. Örgütsel hafıza denen bir şey var ve örgütsel hafızalar örgüt kültürünü besler. Onun yapısal değişikliğe uğraması için daha yapılandırıcı adımlar atılması gerekir. İşkence ve kötü muamele kayıt altına alınacakken trans mağdurla nasıl ilişkilenecekleri konusunda, dosyalamayı ona göre yapmak gerekiyor, ona nasıl hitap edeceğini iyi bilmesi, bütün bunlara beceri geliştirmesi gerekiyor. O yüzden Metin Bakkalcı’nın söylediği gibi, “Biz buradayız, gelin” demekle olmuyor. Örneğin söz konusu translar olduğunda işkencenin türü ve boyutu değişebilir. Trans bir kadının polis tarafından saçının kesilmesinin başka bir etkisi olabilir, onun rehabilitasyon ve destek mekanizmaları değişiklik gösterebilir. Şu an bu örgütler LGBTİ+’lara açık olduğunu söylüyor, LGBTİ+’ları kapsayacak adımları attıklarını da göstermeleri gerekir.  

Mesela Metin Bakkalcı, “LGBTİ’lere ulaşmadaki sıkıntılarımızdan biri yeterince güven duymamaları” demişti. Şu soruyu söyleşi yaptığımız isimlere sormuştum. Şimdi sana da sormak istiyorum. Hak örgütleri, kendilerine LGBTİ+’lar tarafından yapılan başvurular hakkında ihlalin giderilmesi ya da nasıl bir yöntem izleneceğiyle ilgili LGBTİ dernekleri ile iletişime geçti mi?

İletişim çok asgari düzeyde. Geçmişte biz de bu soruları defalarca sorduk. Örgütleri kurumsal olarak ziyaret edip, LGBTİ+’ları izliyor musunuz, izleme konusunda biz nasıl yardımcı olabiliriz, birlikte neler yapabiliriz diye soruyorduk. Bunlar çok yanıt alabildiğimiz süreç olmadı. Özellikle Pembe Hayat’ın kurulma sürecinde, Eryaman çetesi ve Esat işkencelerine ilişkin basın açıklamalarından birini İHD Ankara Şube’de yapmak istedik. Bu süreci feminist hak savunucularının desteğiyle inşa ettik. 2005 sonu, 2006 başıydı. Basın açıklamasını yaptık, mağdurlar da oradaydı ama İHD “Ben harekete geçeyim” refleksi göstermedi. O bilgiyi aslında bizim gördüğümüz gibi görmedi.  Polis, Esat karakolunda translara işkence ediyor, Eryaman’da çeteler gasp ediyor, savcı soruşturma yürütmüyor ama İHD Ankara Şube için bunlar rapor edilecek veriye dönüşmüyor. Bütün bunlardan sonra kendimizin insan haklarını izlememiz gerekiyor, bu beceriyi kazanmamız gerekiyor ki, onlara da dönüp, “Bu veri böyle hazırlanır diyelim” dedik. Bir de bütün bunlara ek olarak LGBTİ+ mağdurların gelmesini bekliyorlar. Kendileri LGBTİ+ mağdurlara ulaşmak için çaba harcamıyor. Bunun da aslında kendisi temel bir problem.

“Hak hiyerarşisinde LGBTİ+’lar yangından en son kurtarılacak konumundaydı” 

İzleme ve raporlama bu süreçten sonra mı başladı? 

Evet. İlk rapor 2006’da hazırlandı. İnsan hakları izlemeye o dönemki Pembe Hayat, Siyah Pembe Üçgen, Lamda İstanbul örgütlerini davet ettik. Hep birlikte izlemeye başladık. Feray (Salman) eğitmenlerden oldu. İşkence, kötü muamele ve bu sürecin nasıl izleneceğine ilişkin bilgi donanımına sahip değildik, birlikte çalıştık. Genel olarak insan hakları hareketinin mağdurlara nasıl destek verecekleri konusunda bir bilgilendirme süreci yoktu. Bu daha büyük bir eleştiri olabilir. İnsan hakları bir hak mücadelesi ve bir taraftan mağdur kesimlerin örgütlenerek oluşturduğu bir mücadele. Doğal olarak o mağdur kesimin dışındaki kesim kim ise tüm mekanizmayı nasıl oluşturacağı konusunda yeteri kadar bilgiye sahip değildi. İnsan hakları izlemeye başladığımızda, insan hakları hareketinin gündeminde olmayan ihlaller de karşımıza çıktı. 2000’lerin başında ayrımcılık meselesi çok yoğun tartışılmıyordu. Daha çok işkence ve kötü muamele konuşuluyordu. Biz ayrımcılığı da kayıt altına almaya başladık. Bu süreç insan hakları hareketiyle kurulan ilişkinin zorluğu ve LGBTİ+’ların insan hakları raporlarında karşılığını bulmama hali kendiliğinden insan hakları örgütlerini dönüştüren bir süreci de beraberinde getirdi. Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de ve Mersin’de gelişti. Geçmişteki zor ilişkilenmenin pozitif bir yansıması oldu diyebiliriz. Bu yansımanın sonucunda LGBTİ+ örgütleri, “Ben de insan hakları örgütüyüm, hak mücadelesi veren bir örgütüm” söylemini daha yüksek sesle dile getirdi.

Hak örgütlerinin LGBT+’lara dönük ayrımcılığı net olarak görememesi ya da dikkatini çekmemesini, “Biz bu noktada harekete geçemedik, bunu düşünemedik, aklımıza gelmedi” demesini neye bağlıyorsun? Eren Keskin, “Kürt meselesinde beni takdir eden insanlar, trans kadınlarla ilgilendiğim için alay etmişlerdi” dedi.  Hak ihlalinin kime yapıldığı ve kimin yaptığıyla sınırlayan hak hiyerarşisi neden var?

Üç ayrı hiyerarşi var. Bir yaşam hakkı hiyerarşisi. Bir de hakkın kimin tarafından ihlal edildiği ve kimin hakkının ihlal edildiğine dair hiyerarşi var. Örneğin translar söz konusu olduğunda yaşam hakkı ihlali daha ziyade siviller tarafından ihlal edildiyse, doğrudan insan hakları hareketinin baktığı bir alana dönüşmüyordu. O örgütü oluşturan kesimlerin kendi tabanı üzerinden kurduğu ilişki de kimin hak ihlaline uğradığıyla ilgili hiyerarşiydi. Bu üç hiyerarşik düzlem açısından LGBTİ+’lar hiçbir yerde karşılığı bulmuyordu. Sivil insanların, sivil insanlar tarafından öldürülmesinin çok da hak ihlali olarak görülmediği bir kültür egemendi. İşkence söz konusu olduğunda da LGBTİ+’lar işkenceye uğrasa bile “o işkence” tanımına girmiyordu. Oysa 90’lar, Hortum Süleyman gibi bir döneme tanıklık ettik. Bu işkence değil mi? Ama orada da kimin işkenceye uğradığı devreye giriyordu. O hiyerarşi örgütler arasındaki farklılıklarda da karşımıza çıkıyordu. Geçmişte bir hak örgütü olarak itibar gören Mazlum Der, başörtüsü konusunda elini masaya vuruyordu. İHD, Kürt meselesi konusunda elini masaya vuruyordu. Ama hiç kimse LGBTİ+ deyip elini masaya vurmuyordu. TİHV de işkence deyip elini masaya vuruyordu ama bu işkence LGBTİ+’ları kapsamıyordu. Bu durumda da üçlü hiyerarşinin yanına örgütlerin kendi içindeki hak hiyerarşisinde LGBTİ+’lar yangından en son kurtarılacak konumundaydı.  

“LGBTİ+ haklarından taviz vermeyeceğini yüksek sesle söyleyecekler mi?”

LGBTİ+ hak örgütü olmak başlı başına spesifik görülüyor olabilir... 

Zaten o yüzden pek çok ağa dahil edilmiyor. O dönem Kaos’un diğerlerini nazaran yüzden fazla mülteci çalışması vardı ama sen spesifik görülüyorsun. Bu işte o örgütsel kültürün değişmediğini gösteriyordu.  

Örneğin anayasa çalışmaları. Kaos GL anayasanın eşitlik maddesine vurgu yaparak 1 Mayıs’ta alana çıktığında zaten her alanda anayasa tartışmasında eşitliği sürekli gündemi getiriyordu. O dönem sivil toplum örgütlerinden çıkan anayasa taleplerinde cinsel yönelim ön plana çıkarıldı ama insan hakları örgütleri anayasaya ilişkin talepte bulundu. Muhtemelen cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği noktasında uzlaşamadılar. “Ben LGBTİ konusunda taviz vermem” diye masaya vuramamaları da etkili oldu. O dönem kimse Mazlum Der’in homofobisini dert etmedi, “Onlar böyle düşünüyor” dedi. Mazlum Der İHOP’dan ayrılana kadar kimse, “Ben cinsel yönelim meselesinden taviz vermeyi tabanıma anlatamam” demedi. Aslında “o süreçten bu sürece gerçekten ne değişti”, emin değilim. Temel insan hakları alanında çalışanlar LGBTİ+ haklarından taviz vermeyeceğini yüksek sesle söyleyecek mi, söylemeye devam edecek mi? 

İHD’de 2014’teki tüzük değişikliğinde cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğini eklenmiş. Buradan bakarsak, 2000’lerin başında onca mücadele verip aslında son 6 yıla gelindiğinde şu kazanımları elde ettiğini görüyoruz. Oysa insan hakları ve LGBTİ hareketi 30 yıllık bir mücadele alanı. Yani neredeyse 25 yıla yakın, hak camiasında görülmeme durumu var...

Tam da öyle. Aslında masaya oturmaya başlama halimiz de Avrupa Birliği demokratikleşme süreciyle oldu. Onlarla aynı masaya çağırarak insan hakları örgütü olduğumuzu gösterdi. 

“Bu söylemsel değişim örgütlerin politikalarında ne kadar kendini gösteriyor?”

Uyum süreci için birlikte olmak gerekiyor. 

Evet. Aslında bir yandan bütün o süreçte birinci derecede Kaos’un dernekleşmesinden hemen sonra kapatılması gündeme geldi. Bir dernek ihlale uğruyor. Biz o süreçte de insan hakları örgütlerine yansıdığını görmedik. Dediğin gibi uzun bir tarihten bahsediyoruz, evet. Ama dönüşümün de geç olduğu bir süreç. Eşcinseller İHD’den ayrılıyor 1994’te, komisyon dağıtılıyor ve oradan buraya gelen süreçte ilişki ağırlaşıyor. Aslında söylediğin son süreçte, yani yakın tarihte söylemsel bir değişim var. Bu söylemsel değişim örgütlerin politikalarında ne kadar kendini gösteriyor? Örneğin İHD, 2014’teki tüzük değişikliği yaptı ama kamuoyuyla paylaşılmadı. Bu ilişkinin evrildiği süreçte bizim bu kadar ısrarcı olmamızın sebebi hayata katılmamızla da ilgili. Sana örtük bir şekilde, “Sen buranın birinci derece öznesi değilsin” mesajı ve hissi veriliyor. Bunu hissettiriyor. 2003-2004'te Mazlum Der’i de ziyarete gittik, Yılmaz Ensaroğlu o dönem yönetim kurulu başkanıydı, ona eşcinselliği anlatmaya çalıştık. Hiçbir zaman siz bunu nasıl yaparsınız, nasıl bilmezsiniz diye kimseye gitmedik, kapanan kapıların hepsine teker teker gidip derdimizi, varlığımızı anlatıyorduk. Kaos’ta gönüllü faaliyetlerden biri Ankara’da bulunan sivil toplum örgütlerine, kadın örgütlerine gidip protokolden dergi bırakmaktı, “Bizi görün, biz de varın” demekti. 

Bu diyalog ortamı, sürekli olarak bizim talep ettiğimiz bir süreç üzerinden ilerledi. Bu ilişki kültürü insan hakları hareketinin değişmesi ile mümkün olduğu kadar, donör kuruluşlarının talepleriyle de ilgili. Bir donör kuruluşu diyor ki, LGBTİ+’larla ilgili ne yapıyorsun, kadınlarla ilgili ne yapıyorsun diye soruyor, doğal olarak bu ilişkilenme süreci de gelişiyor, değişiyor, etkileniyor. Avrupa Birliği demokratikleşme sürecinin de böyle bir etkisi oldu. 

“Kaos 5 senedir kamudaki LGBTİ+ların neler yaşadığını raporlaştırıyor , KESK bunu duymuyor, görmüyor”

İHOP’tan Feray Salman, sendikalarda, örgütlerde kadın ve LGBTİ+ komisyonları kurmanın tek başına yeterli olamayacağını söyleyerek, ne kadar içselleştirildiğinin önemli olduğuna dikkat çekmişti. Sence derneklerde, sendikalarda LGBTİ+’lar bu bir başlık olarak mı kalıyor? 6 yıllık bir ‘farkındalık’tan bahsediyoruz, komisyonlar kuruldu, tüzükler değişti peki ama sence ne kadar içselleştirildi? 

Kurmak tek başına yeterli değil ama aynı zamanda bir tanıma eylemi, o yüzden gerekli. 2003’te ilk sendika faaliyeti yaptık, 2004’te de gey ve lezbiyen işçi buluşması organize ettik. Oraya davet ettiğimiz sendika yöneticilerine, “Gidecek misin, dikkat et ibnelik olmasın” muhabbetleri çevirmişler. O süreçten, sendikaların komisyon kurduğu sürece evriliyor olması önemli. Ama Feray’ın dediği çok doğru, nerede ve nasıl tanımladığın da önemli. LGBTİ+ meselesini kadın meselesine referans ediliyor genelde, kadın sekretaryasının altında çalışma sağlıyor. O özne olarak çağırmama eylemi aslında. Sendika içerisindeki kişinin tanınması, orada ayrımcılığa uğradığında başvurabileceği engellerin kalkması açısından da bir vasıta. LGBTİ+ hareketinin kendi dinamikleri de değişiyor, bitti oldu denilecek bir süreç değil ama asgari düzeyde de bir harekette bulunması gerekiyor.  Feray’ın dediği gibi, “oldu, bitti”yle olacak iş değil, örneğin kamusal alanda LGBTİ+ların neler yaşadığına dair bir rapor hazırlamıyor. Kaos GL beş senedir kamudaki LGBTİ+ların neler yaşadığını raporlaştırıyor ama KESK bunu duymuyor, görmüyor. Oysa bu raporun KESK için veri olması gerekir. İHD’de Mersin’de, İzmir’de komisyon kuruldu, bu güzel. Ama bazen adını koyup duyurmayabiliyorlar. Pride geçiyor, 20 Kasım geçiyor ama mesela İHD logosunu gökkuşağı renklerine boyamıyor. Nasıl içselleştireceğiz ve nasıl devam ettireceğiz sorusu sorulmalı. Şu an dışlamadıklarını beyan ediyorlar ve bu yeterli görülüyor.  

simdi-tam-da-sirasi-lgbti-lar-yangindan-en-son-kurtarilacak-konumundaydi-2

“Feminist hareket, ‘Biz LGBTİ+’ları nasıl görebiliriz?’ diye alan açan hareketti” 

Feminist hareketle LGBTİ+ hareketin kesişiminden bahsedelim. İki hareket de tarihsel bir ortaklığa sahip. Bunca yıldır hareketin içindesin, bu yol arkadaşlığından, iki hareketin kesişimi ve hafızasından bahsedebilir misin?

Türkiye’de feminist hareketin doğuşu, LGBTİ+ hareketin de nefes alacağı bir alan yaratması açısından öncelikle önemliydi. Geçmişe gidersem, 1994’te İHD’nin gey ve lezbiyen komisyonunun genel kurulda tanınmamasının ardından dernekten ayrılan kadın komisyonundan ayrılan üyeler var. Gey ve lezbiyen haklarının tanınmadan hak mücadelesi yürütülemeyeceğini söylüyorlar. Daha sonra Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu çalışmalarında iyi bir ortaklık vardı. LGBTİ+ hareketinin taleplerinin Meclis’e aktarılması noktasında feminist hareketle LGBTİ+ hareketin çok önemli bir işbirliği var. Dayanışma bazen tek taraflı olur meselesinin çok iyi örneğidir. Feminist hareket, bize o dönem dayanışma gösterdi. Türk Ceza Kanunu görüşmelerinde genel ahlaksızlık gibi geçmeyen maddeleri kadın hareketi kendi başarısızlığı olarak gördü. Önerdiği 100 maddenin 97’sinin geçmiş olmasını bir başarı olarak görmedi. Yetinmedi feminist hareket. Bunu da deklare etti. Ondan 10 sene sonra göç kanunu geçtikten sonra insan hakları örgütleri açıklamasında cinsel yönelim maddesinin geçmediği, onun dışındaki taleplerin birçoğunun geçtiği ve bunun başarı olduğu söylendi. Bu ikisi arasındaki fark belli. İnsan hakları hareketi başarı diyor, feminist hareketi ise başarısızlık diyor. Feminist hareketin bizimle ne kadar gerçek ve görünür bir ilişkisi olduğunu gösteriyor. Sen sorunca hatırladım, biz kadın hareketinin kapısını diğerleri gibi çalmadık. Feminist hareket, “Biz LGBTİ+’ları nasıl görebiliriz?” sorunu kendisi sordu, talep feminist hareketten geldi, alan açan feminist hareketti. Ortaklık kurmaya, birlikte mücadeleye dönük bir ilişkilenmeydi. Kadın Sığınakları Kurultayı’na LGBTİ+ hareketin dahil olması, herhangi bir insan hakları ağına ya da çalışmasına katılmasından daha kolay oluyor. Örneğin bahsettiğim mülteci ağına dahil olmanın zorluğu gibi. Kadın hareketi bize, “Şu kriterlere uymuyorsun” demedi en başından beri, senin varlığının zaten olması gerektiğini ve öğretici olduğunu düşündü. Diğer toplumsal hareketlerle karşılaştığında daha kapsayıcı bir hareket. 

2019 yılında Kaos GL ve Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Derneği’nin birlikte düzenlediği “Dayanışma Yaşatır" çalıştayında hem feminist hem de LGBTİ+ hareketten insanlar bir araya geldi. Orada iki hareketten de aktivistler özellikle eskiden var olan mekansal birlikteliklerin artık pek mümkün olmadığına, iki hareketinde hetero-patriyarkanın hem ayrı hem de ortak noktalarda saldırısı altında olduğunu ve bu saldırılara cevap verirken kendi gündemine yoğunlaşmak zorunda kaldığını söylemişti. Neydi bugün mümkün olmayan ama dün olan bu birliktelik?

Ankara’da da Akit nefret söylemini yükseltmeye ilk başlattığında Ankara’daki feministler, “Biz direkt eylem yapacağız, ev sahibi biz olacağız” dediler, Ulus’ta, Akit’in önünde birlikte eylem yaptık. Meseleyi sahiplendiği için saldırıya da birlikte maruz kalıyor, refleksi de birlikte veriyor. Davet beklemediler, eylemi direkt onlar düzenlediler ve birlikte eylem düzenledik. Özel alan politiktir meselesinden çıkan kamusal alan kültürüyle kirlenmemiş olmak bizim iki hareketin birlikteliğinin de temelini de gösteriyor. Hak örgütlerinin kurulmasındaki bahsedilen sol fraksiyonlardan gelen insanların geldikleri yerin kültürünü taşımaları yoktu, kadınlar o kültürü sorgulayarak ayrıldı ve feminist hareketi oluşturdu. Feminist bir örgüte gittiğinde biz bunu yönetim kurulundan konuşup size dönelim gibi bir tavırla karşılaşmıyordun, mücadele ve örgütlenme deneyimi de çok benzeşiyor. Bu yüzden feministlerle her şeye rağmen dayanışmak daha kolay ve mümkün oluyor.


Etiketler: insan hakları
Nefret