25/07/2022 | Yazar: Sibel Yükler

İstanbul Sözleşmesi davalarını KaosGL.org için takip eden Sibel Yükler, Danıştay kararını yazdı: “Ahlakları da kutsal aileleri de batsın, kadınlar ve LGBTİ’+lar yaşasın.”

Danıştay kararından ‘zıvanalı geçme tekniği’ Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Fotoğraf: Evin Arslan / csgorselarsiv

Danıştay 10. Dairesi, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararının iptali istemiyle açılan davada nihayet kararını açıkladı ve bizler için hiç de sürpriz olmayan bir şekilde ret kararı verdi. Zira İstanbul Sözleşmesi’nin bir gecede tek bir adamın kararıyla feshedilebiliyor olması bu beklenti için yeterli sebeplerden biriydi.

Yine de işin en sürpriz verici yanı, ret kararının önce “revize edilmemiş” halinin basınla paylaşılmasıydı. Bazı yerlerin üzerinin kırmızıyla çizildiği karar, daha sonra “revize edilmiş” haliyle yeniden paylaşıldı. Hukuki değil, siyasi olduğunu adımız gibi bildiğimiz kararın bu şekilde servis edilmesi, kararın üzerindeki o görünmez eli de gösteriyordu aslında.

İşin özüne gelirsek, Danıştay’ın ret kararı 2’ye karşı 3 oyla alındı. Üç üyenin gerekçesine itiraz eden iki üye karşı oyda, sözleşmenin önleyici ve koruyucu tedbirleri şart koştuğu erkek şiddetinin Türkiye’de hala devam ettiğini, iç hukuktaki 6284 Sayılı Kanun’un tek başına yeterli olamadığını ve bu yüzden sözleşmeye ihtiyaç olduğu vurguladı. İki üyeden biri tetkik hakimi İbrahim Topuz, diğeri Ahmet Saraç.

İlginçtir, karşı oyda, "İdareye tanınan takdir yetkisinin kullanımı keyfilikten ziyade kamu yararı ve hizmet gereklerine uygun olmak zorundadır" diyen Saraç’ı, İçişleri Bakanlığı I. Hukuk Müşaviri iken 2014 yılında Danıştay’a atayan isim Erdoğan’dı.

Nezaketli başkandan ‘nezaketli’ ret

Ret kararını veren üç oydan biri ise dört duruşma boyunca ne kadar “nezaketli, anlayışlı, adil bir başkan olduğundan” söz eden heyet başkanı Yılmaz Akçil’e ait. Bir diğeri, AKP döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hukuk Müşaviri Lütfiye Gözütok Akbulut'a.

Buraya kadar bahsettiklerim çokça yazıldı, anlatıldı. Ben biraz karar öncesine, duruşmaların başladığı tarihlere dönmek istiyorum. 28 Nisan ile 7, 14 ve 23 Haziran tarihlerinde toplam dört duruşmada 70 yakın başvuru görüşüldü. Konferans salonunda yapılan bu duruşmalar binlerce hukukçuya, yüzlerce kadın ve LGBTİ+’ya tanıklık etti.

Bugün gayrihukuki adıyla “cumhurbaşkanının takdiridir” diyerek konuyu kendince kapatan Danıştay 10. Dairesi’nden heyet başkanı Akçil de ilk gün, “Danıştay tarihinde bir ilk yaşıyorum. Bu kadar kalabalık bir duruşma ilk kez yapıyoruz" demişti. Bazısı 6, bazısı 10, en sonuncusu ise 13 saat süren dört duruşmada, davacı avukatların her biri usül ve esas yönünden cumhurbaşkanlığı kararının hukuki olmadığını anlattı.

O duruşmalara tanıklık etmek şu açıdan da zordu. Erkek şiddetinin geldiği/getirildiği boyutlar, öldürülen kadın ve LGBTİ+’lar, şüpheli kadın ölümleri, cinsel istismarlar, cinayetlerin detayları, hayatta kalanların deneyimleri ve dahası saatlerce heyetin yüzüne yüzüne anlatıldı. Bazen yazması giderek güçleşen bu anlatılar, Aslı Serin ve Birhan Keskin’in o muazzam Anıt Sayaç şiirindeki dizeyi bir kez daha hatırlatıyordu:

“Türkiye giderek çömelen adamlara benziyor.”

Danıştay kendi tarihindeki ilkleri yaşıyordu elbette ancak bunların en önemlilerinden biri, yalnızca kadın haklarıyla sınırlı kalmayarak dört duruşma boyunca gür bir sesle haykırılan LGBTİ+ haklarıydı. Biraz bu konuşmaları hatırlatmak istiyorum. İlk duruşmanın izlenimini yazarken Danıştay’da tarihi savunma demiştim fakat her bir duruşma, o savunmayı olduğu yerden alıp daha da güçlendirmişti.

İlk duruşmada, bir saattir hiçbir avukatın beyanını ve peşi sıra gelen alkışları kesmeyen başkan Akçil, “Konuşamama LGBTİ+ların haklarını hatırlatarak ve İstanbul Sözleşmesi’nin kapsayıcılığından bahsederek başlamak istiyorum” diyen Ankara Barosu LGBTİQ+ Hakları Merkezi’nden avukat Seher Duygu Çildoğan’a sıra geldiğinde nedense salona dönüp, "Konuşmalarınıza ve alkışlarınıza bir şey demiyorum ama tekrara düşmeyin zaman kaybı oluyor” diyerek sözünü kesebiliyordu. Çildoğan’ın ise başkana cevabı hazırdı: "Hiç tekrar yapmıyorum, LGBTİ+ların var oluşları ile ilgili konuşuyorum.”

‘Öldürülen LGBTİ+’ların arkasında hesabını soran aileleri bile yok’

Salondakiler, Çildoğan’ın hayati konuşmasını daha fazla alkışlayarak, bu “zaman kaybını” artırmıştı. Sıra avukat Candan Dumrul’a geldiğinde ise o gün Danıştay salonunda ilk kez bir trans cinayetinin anılıyordu:

“Biz burada 800'den fazla kadın avukat, öldürülen, hayatta olan binlerce kadını, cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa uğrayan LGBTİ+'ları, yakılarak öldürülen Hande Kader'i, eşcinsel olduğu için öldürülen Ahmet Yıldız'ı, Ezidî kadınları, engelli kadınları, mülteci kadınları vekaleten temsil ediyoruz.”

Hem onur hem sevinç hem yas hem de öfke taşıyan alkışlara sebep bu konuşmalar, peşi sıra gelen üç duruşma da devam etti. “Sadece HDP’li kadınlar adına değil, Türkiye’de yaşayan tüm kadınlar ve LGBTİ+’lar adına da burada bulunmaktayım” diyen Pervin Buldan’ı, LGBTİ+’ların onuru ve hakları hakkında konuşacağının altını çizen Sedef Erken’in avukatı İrem Yener takip ediyordu. Yener’in konuşması salondakilerin tüylerini diken diken etmeye yetiyordu:

“Hatırlarsınız geçen hafta öldürülen kadınların aileleri buradaydı, kalkıp öldürülen çocuklarının resimlerini gösterdiler. Öldürülen LGBTİ+’ların arkasında ölümünün hesabını soran aileleri bile yok. Ne ailelerinden onların hesabını soran birileri var ne onların ölümüne ses çıkaran bir kamuoyu... Arkadaşlarımız öldürüldü, müvekkillerimiz öldürüldü. Kan bağımız olmadığı için cenazelerini alamadık, hak ettikleri gibi törenle, vedayla gömemedik.”

“Onurlu bir yaşamın ve hatta onurlu şekilde ölümün bile LGBTİ+’lara çok görüldüğü bu ülkede İstanbul Sözleşmesi LGBTİ+ları koruyordu, koruyacaktı. Bu yüzden bu sözleşmenin peşindeyiz! Ben neden size LGBTİ+ların herkes kadar onurlu ve güvenli yaşama hakkı olduğunu anlatmak zorundayım, neden birilerini buna ikna etmek zorundayım?”

‘Ben Emine Bulut’un, Hande Kader’in, Ebrar Karabulut’un sesi olmak zorundayım’

Manisa Barosu’ndan avukat Ebru Kara ise sözleşmenin “eşcinselliği meşrulaştırıyor” gerekçesiyle fesh edilmek istendiğini hatırlatıyor ve kimler adına orada olduğunu haykırıyordu:

“LGBTİ+’lar konu olunca eşcinselliği özendiriyor pranoyası ortaya çıkıyor. LGBTİ+’lar dünyanın her yerinde vardılar, var olacaklar. Neden sevginin yalnızca kadın ve erkek arasında olacağını düşünüyoruz. Bu nefretin anlamı yok. Ben ölmek istemiyorum derken çocuğunun yanında öldürülen Emine Bulut’un sesi olmak zorundayım. Ben akrabası tarafından cinsel istismara uğrayıp intihar eden Emre’nin sesi olmak zorundayım. Ben lezbiyen pislikler diye gazete sayfasında hedef gösterilen Ebrar Karabulut’un sesi olmak zorundayım. Ben yakılarak öldürülen trans kadın Hande Kader’in sesi olmak zorundayım.”

Yetmiyor, onu bu kez İzmir Barosu adına avukat Perihan Çağrışım Kayadelen’in sözleri takip ediyordu. Haber yazarken nasıl zorlandığımı, cinayete dair detay içeren birçok ifadeyi tetikleyici olmasın diye çıkardığımı, klavyeye basarken ellerimin buz tuttuğunu hatırlıyorum:

‘Nedir ahlak sayın heyet? Hande Kader’i öldürenlerin serbestçe dolaşması mıdır?’

“İstanbul Sözleşmesi, ‘aile kavramını, ahlakımızı yok ediyor, LGBTİ+ olmayı özendiriyor’ söylemleri ile İstanbul Sözleşmesi'den çekildiler. Nedir aile sayın heyet? Nedir ahlak? Hande Kader 23 yaşında trans bir kadındı; yakılarak öldürüldü, yakılarak! Cenazesi ormanda bulundu ama failleri hala bulunamadı. Hande Buse Şeker, arkadaşı Nil ile sanık polis tarafından silahla vuruldu, yaralı halde cinsel saldırıya maruz kaldılar ve sanık, Hande’yi öldürdükten sonra tekrar cinsel saldırı gerçekleştirdi.”

“20 Kasım Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü gecesi, iki sokakta birer saat arayla, sanık iki trans kadını 30 bıçak darbesiyle yaraladı. Basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek şekilde yaralanan Çisem Z ve Buse, vücutlarında boydan boya izle yaşıyorlar. Ağır travma altındalar. Tekrar soruyorum nedir ahlak? Bir trans kadını yakarak öldüren kişilerin serbestçe sokakta dolaşması mıdır ahlak? Bu kişilerin yaşadıkları evler midir aile evleri? Peki öldürülen trans kadınların yaşamından daha mı değerli faillerin ahlakı ve ailesi?”

“Biz neyin kutsal olduğunu, neyin ahlaksız olduğu gayet iyi biliyoruz sayın heyet. Kutsal olan yaşam hakkıdır ve ahlaksız olansa, yurttaşları nefret söylemleriyle ötekileştirip ölümlerine sebep olmaktır. Bizler; tırnak içindeki ‘kutsal aileler’de ve çok kırılgan ahlak yapıları sebebiyle kadınların ve LGBTİ+’ların öldürülmesine, şiddete, tehdide, hakarete, tecavüze uğramasına izin vermeyeceğiz. Ahlakları da kutsal aileleri de batsın, kadınlar ve LGBTİ’+lar yaşasın.”

‘Sözleşmeden çekilme, LGBTİ+’lara saldırılara cesaret vermektedir’

23 Haziran’daki son duruşmada ise Çanakkale Barosu’ndan avukat İnci İncesağır, Çanakkale Onur Haftası’nın LGBTİ+ düşmanı bir ittifakla;  Valilik, polis, Ülkü Ocakları, Saadet Partisi, İFAM-Akıncılar, Yesevi Alperenler işbirliğinde hedef alındığını ve linç girişimi çağrıları yapıldığını hatırlatıyor ve heyete erkek-devlet şiddetinin, tehdit dolu mesajların fotoğraflarını gösteriyordu:

“O gördüğünüz fotoğraflar çıplak şiddettir, kaba kuvvettir. Sizlere yüz yüze bırakıldığımız cehennemden sesleniyoruz. Bu zihniyetin sırtı sıvazlanmakta, devlet tarafından kollanmaktadır. ‘Kadın, trans cinayetleri politiktir diyoruz, bu yüzden ‘erkek-devlet şiddeti’ diyoruz. Bunlar deneyimlerimizden gelen sloganlardır. Bizim muradımız kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar için şiddetin önlenmesi, şiddet uygulayıcıların cezalandırılmasıydı. Ama şiddet uygulayanlar ödüllendirildiler.”

Avukat İlayda Kocabaş da, “Biz bu koşullarda, her gün biri aramızdan eksilirken İstanbul Sözleşmesini savunuyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek demek kadınların, LGBTİ+’ların, çocukların haklarının elinden alınmasının önünü açmak demektir. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek bunların katillerin savunmaktadır. Biliyoruz ki çekilme kararı hem Çanakkale’de hem birçok yerde LGBTİ+’lara saldırı düzenlemesine cesaret vermektedir. İstanbul Sözleşmesi’nin tartışılması dahi utanç vericidir” diyerek, noktayı koyuyordu.

‘Onlar koca, onlar baba, onlar sevgili, onlar devlet’

Fakat öyle olmadı. Heyet başkanı Yılmaz Akçil başta olmak üzere toplam üç üye, saatler süren kadın ve LGBTİ+ hakları gerçeğini bir kenara koyup kısaca cumhurbaşkanı yetkisini usul ve esastan haklı bularak, ret kararı verdi.

“Gerek yok” denilen bu sözleşme, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği nedeniyle yapılan ayrımcılığa ve şiddete karşı koruyucu ve önleyici tedbirleri şart koşarken, Ankara’nın, İzmir’in, Çanakkale’nin, İstanbul’un orta yerinde cihatçılar, radikal İslamcılar, milliyetçi-muhafazakâr oluşumlar tek tek lubunyaları hedef gösteriyor, ölüm tehditleri savuruyor, linçler örgütlüyor; polis devleti ise buna karşılık işkenceyi lubunyalara yönlendiriyor, bulduğunu cadde ortasında trafiğe itiyor, bulduğunun yüzüne gaz sıkıyor, yerlerde sürüklüyor, vuruyor ve yakın tarihin en büyük bilançosuna imza atarak toplamda 500’e yakın LGBTİ+ aynı ay içinde gözaltına alınıyordu.

Kadınların, lubunyaların bu ülkede can güvenliği yok, bunu adımız gibi biliyoruz! Can güvenliğimizin olmadığını avukatların saatlerce yüzüne haykırdığı heyet ise hayatlarımızın teminatının ve kararının tek adama bağlı olduğunu onayladığında, “İstanbul Sözleşmesi bizim, mücadeleye de direnişe de devam edeceğiz” cevabı verilmişti.

Bu “hükümsüz” karar, aklıma yine aynı şiirin dizelerini getiriyor. Evet, “onlar koca, onlar baba, onlar sevgili, onlar devlet” ve “başımıza bu işleri açan yine erkekler değil miydi?” diye soran Aslı Serin ve Birhan Keskin, Danıştay’a da cevabı yine aynı şiirler veriyor:

“Zıvanalı geçme tekniği nedir Aslı bilir misin?

(...)

anitsayac’ta bu kadar kadın ismi yeter,

Yeter artık, yeter çıkalım zıvanadan..”

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, kadın, nefret suçları
Dijital