13/03/2022 | Yazar: Yıldız Tar

Kavramın özellikle son dönemde sanki her meseleyi çözebilecek, her kapıyı açacak bir sihirli anahtara dönüştüğü fikrindeyim. Ancak her kavram gibi sınırları olduğunu hatırlamamız gerekiyor.

Kesişimselliğin çıkmaz sokakları Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Bu yazıyı aslında Kaos GL dergisinin Kesişimsel Aktivizm sayısına yetiştirmeyi planlıyordum. Ancak, dergi üzerine bir sayı daha çıkardı, bu yazı bir türlü yazı bitemedi. Bir yandan sayıda yazılanları okumak için beklettiğimi, diğer yandan dergi sayfalarının sınırlılığı içerisinde meramımı anlatamayacağım gerçeğiyle yüzleştiğimi de itiraf etmem gerek.

Velhasıl; bu yazı boyunca, kesişimsellik kavramının sınırlarına, kullanım alanlarında gözlemlediğim problemlere ve kesişimsellik etrafındaki tartışmalara değineceğim. Derdim, kesişimselliğe dair net bir pozisyon belirtmekten ziyade; son yıllarda kavramın kendinden menkul bir siyaseten doğruculuk, ön kabul ve etik bir davranış biçimi olarak inşa edilmesine dair kafa karışıklıklarımdan bahsetmek… Yazının sonunda Türkçe literatürde kesişimselliğe dair denk geldiğim, okuduğum bazı yazıların linklerini de bulabilirsiniz.

Bütün bunlara geçmeden önce kavramın kökenlerine gitmek gerekiyor. İlk olarak Kimberle Crenshaw’un 1989 tarihli Demarginalizing the Intersection of Race and Sex (Çeperleri haritalandırmak: Kesişimsellik, kimlik politikaları ve beyaz olmayan kadınlara yönelik şiddet) makalesinde ortaya attığı kavram, hukuk davaları üzerinden siyah kadınların uğradığı ayrımcılıkları incelemek için bir araç olarak kullanılıyor.[1] Hukuk teorisyeni Crenshaw’un kavramı, bir yandan siyah kadınların patriyarka ve ırkçılığa karşı mücadelesinin sembol isimlerinden Sojourner Truth’un kavramın ilk kullanımından çok önceki efsane “Ben kadın değil miyim?” konuşmasını anlamlandırmak diğer yandan da özellikle çoklu ayrımcılık gibi meselelerde, feminist hareket ve ilerleyen yıllarda LGBTİ+ hareketi içerisindeki hiyerarşileri anlayabilmek için kullanılan bir kavrama dönüştü.[2]

90’lı yıllarda yoğun bir şekilde kullanıldıktan sonra bir süre unutulan ancak son on yılda dünya genelinde tekrar, Türkiye’de ise bu yoğunlukta ilk kez gündeme gelen kavramın özellikle son dönemde sanki her meseleyi çözebilecek, her kapıyı açacak bir sihirli anahtara dönüştüğü fikrindeyim. Ancak her kavram gibi sınırları olduğunu hatırlamamız gerekiyor.

Kavramın kendisine ve sınırlarına dair

Kavramlar; belirli olayları, olguları, meseleleri anlamak için ortaya attığımız kelimelerdir. Eğer ki eşitlik ve özgürlük iddianız varsa buna bir de değiştirmeyi, dönüştürmeyi, yıkmayı da eklemek gerekir. Belli bir toplumsal gerçeklikten, o gerçekliğin etkilerinden bağımsız kavramsallaştırmalar çoğu zaman sonsuza dek unutulur. Egemenin elinde de olsa, ezilenin elinde de olsa her kavram nihayetinde gerçeklikten beslenir. Egemenin elinde o gerçekliği maskelemek için bir araca dönüşürken, ezilenin elinde o maskeyi ortadan kaldırıp çıplak gerçeği haykırmak için bir megafona dönüşür. Haliyle, bugün kesişimsellikten bahsediyorsak; bu kavramın işaret ettiği hakikatlere bakmamız gerekir.

Kesişimsellik, farklı tahakküm biçimlerine maruz bırakılan öznelerin özgül deneyimlerini görünür kılmak için kullanılan bir kavram. En özet haliyle kesişimsellik, tahakkümün tek boyutta ele alınmasının farklı tahakküm biçimlerinin iç içe geçerek görünmezleştirdiği özneleri ve deneyimlerini daha da görünmezleştirdiği gerçeğini tespit eden ve bunun üstesinden gelmek için bir yaklaşım öneren bir kavramdır.

Kavramlar, ortaya atıldıkları an ve bağlamın dışına doğru her daim esnese de, o bağlamdan ve andan izleri taşımaya devam eder. ABD’de, oranın kendine has hukuk sistemi içerisinde, çalışma hakkı bağlamında ayrımcılığa ilişkin bir kavram olan kesişimsellik; nasıl olur da bütün dünyada, hukuk bağlamının da dışında tüm bağlamlarda, hak mücadelesini aşan feminizm, sosyalizm, kuir mücadele gibi devrimci mücadelelerde ve sömürüye ilişkin meselelerde işlevsel bir kavram olabilir?

Bu soruya yanıtım, soruyu sorma biçimimden anlaşılacağı üzere olmayacağı yönünde. ABD’nin tüm dünyanın genelinden fazlasıyla ayrıksı duran jüri sistemli hukukunda hakimlerin söylemleri üzerinden yapılan bir analizde kullanılan aracın başka yerlerdeki hukuk sistemlerinde bile işlevsel olmayabileceği ortadayken; kesişimselliğin hukuk alanı dışında da tartışmasız kullanılan bir kavrama dönüşmesi meseleleri anlamaya ve değiştirmeye dair bir tür kolaycılık gibi geliyor. Benzer şekilde, hukukun insan hakları mücadelesi açısından bile yetersiz olduğu tespiti yapılırken, insan hakları mücadelesini de aşan bir mücadele tahayyülünün sihirli anahtarı kesişimsellik olamaz. Ve yine, ayrımcılığın sömürü ve tahakküm sistemlerinin bir semptomu olduğu ancak meselenin kendisi olmadığını düşünürsek; deyim yerindeyse semptomu tedavi etmek için geliştirilen bir kavram olan kesişimsellik, sadece ateşimizi düşürüyor. Ancak, o sırada dip dalga olarak eşitsizlik, sömürü ve her türlü tahakküm biçimi çevremizi sarmaya devam ediyor. Kesişimselliğin bu kadar sahiplenilmesinde, hakikatin bir bölümüne değdiği gerçeği var. Bu, es geçemeyeceğimiz bir mesele. Bir kavramdan bir yönteme doğru kesişimselliğin tarihsel seyri, karmaşık meseleleri sadeleştirme gücünde saklı. Çoğu zaman bu sadeleştirmelere ihtiyaç duyuyoruz. Ancak her sadeleştirme bir yandan da törpüleme anlamına geliyor. Örneğin, Sojourner Truth’un “Ben kadın değil miyim” çıkışını hem siyah hem de kadın olmanın yarattığı kesişimsel ayrımcılık diye okumanın böylesi bir törpüleme olduğu fikrindeyim. Bir cümle ve öncesindeki manifesto gibi konuşmasında “yaşlı Sojourner”, bundan çok daha fazlasını söylüyor. Sojourner, bir siyah ve bir kadın olmanın kendisinin aslında bir ayrımcılık artı bir ayrımcılık etti iki ayrımcılık olmadığını çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Sojourner, bu deneyimlerin kendisini bambaşka birine dönüştürdüğünü mağdur diliyle de değil, gayet meydan okuyan bir üslupla aktarıyor. Büşra Alparslan’ın çevirisiyle şu bölüm sanırım Sojourner’ın ne demek istediğini anlamamızda yeterli olacaktır:

“Eğer Tanrı’nın yarattığı ilk kadın dünyayı tek başına baş aşağı edecek kadar güçlü idi ise şimdi bütün bu kadınlar da (ve platformun üzerinden göz gezdirdi) aynı gücü bulup dünyayı tekrar baş aşağı edip bu sefer doğru tarafı yukarıya taşımalı ve (kadınlar) şimdi bunu yapmak istiyorlar, erkekler de kadınlara izin verseler iyi ederler.”[3]

Kesişimsellik kavramının günümüzde çeşitli mağduriyetleri bir arada ele almak için kullanılması tesadüf değil bana kalırsa. Çünkü kavram, bir hukuk davasından çıktı. Davalarda mağdurlar, sanıklar, failler, savcılar, avukatlar, hakimler ve ABD’de jüri vardır. Ancak hayat, bu denklemin çok daha ötesinde ve karmaşık bir mesele. Haliyle, bir mağduriyetin giderilmesi için açılan davanın yeni mağduriyetler yaratmasını anlatmak için kullanılan bir kavramın, bütün mağduriyetleri anlamak ve anlatabilmek için kullanılması günün sonunda bizi hem bir mağduriyet siyasetine hem de tam da anlattığını iddia ettiği mağduriyetleri anlatamamasına yol açıyor. Siyaset, sadece mağduriyetlerin dile gelmesinden ve geldiği anda çözülmesinden ibaret olsaydı dünyamız çok daha iyi bir yer olabilirdi. Ancak maalesef değil. Haliyle, kesişimselliği ister bir kavram isterse bir yöntem olarak benimseyelim her daim tetikte olmamız gerekiyor. Hangi kapıları açıp, hangi kapıları kapattığına dikkatlice bakmadıkça kısayol olarak gördüğümüz bu yol, dolambaçlı bir çıkmaz sokağa dönüşebiliyor. En basitinden, trans kadın olmanın ülkemizde korkunç derecede eşitsizlik, haksızlık, ayrımcılıkla yüzleşmek olduğunu biliyoruz. Buna ek olarak örneğin bir de seks işçisi iseniz; katmerlenen meselelerin sizi iyice sessizleştirmesi, size mağdur olmaktan başka bir alan tanımaması gerekir değil mi? Oysaki LGBTİ+ hareketinin tarihi dünyada da Türkiye’de de, seks işçisi trans kadınların açtığı alanlarda sesini yükseltenlerin de tarihi bir yandan. İki tahakküm biçiminin kesişmesi sizi mağdur ettiği kadar, dayanışmayı mümkün de kılabilir. Sizin, kaybedecek hiçbir şeyinizin olmaması, üzerinize boca edilen farklı tahakküm biçimleriyle baş etmek için geliştirdiğiniz yollar sizi dünyayı yerinden oynatacak kadar kudretli bir siyasi özneye de dönüştürebilir. Kesişimsellik, şu an kullandığımız haliyle “mağdurlara alan açmanın” ötesine dair bir ufuk sunmuyor. Bu alan açmanın kendisinin ise, tarihsellikten kopuk olduğu fikrindeyim. Kesişimsel bakarak LGBTİ+ hareketinde lezbiyenler görünmezdir diyebiliriz. Ancak, anın fotoğrafını çekerken 90’lardan beri Sappho’nun Kızları, Venüs’ün Kızkardeşleri, LezBiFem gibi örgütlenmelerin açtığı alanları, lezbiyenlere kimsenin görünürlük bahşetmediğini aksine hem hareket içerisinde hem de dünyanın geri kalanında kendi mücadeleleri ile hak ettikleri itibarı aldıklarını da görmezden geliriz. Ve bu yaklaşımın, mücadelelere haksızlık olduğunu düşünüyorum. Peki bu durum harekette lezbofobi olmadığı anlamına mı gelir? Hayır, aksine tam da bu tarih aynı zamanda hareketteki lezbofobinin de tarihidir. Ancak kesişimselliğin adeta bir bilim insanı edasıyla, büyüteçle bakarak aradığı donmuş, kalıplaşmış kimlik ve deneyimler yerine; değişen, dönüşen, dönüştüren mücadeleler tarihine bakmak gerek bunu görebilmek için.

Kavramın, tahakküm biçimlerini silmesine dair

Tam da buradan bakınca, kesişimselliğin bir yandan da çeşitli tahakküm biçimlerini eşitlediği, aynılaştırdığı ve bu yolla sildiğini gözlemliyorum. Bunu da, odağı tahakküm biçiminden alarak kendinden menkul bir özneye çevirerek yapıyor. Kesişimselliğin tanımı her ne kadar çeşitli tahakküm biçimlerini işaret etse de, bu alandaki yazı ve tartışmaların büyük çoğunluğunda kişilere ve kişilerin taşıdığı kimliklere odaklandığı bir gerçek. “Kürt, Alevi, biseksüel, işçi, erkek olmak”, “Engelli, non-binary, Ermeni, kadın olmak” gibi formülasyonlar üzerinden hem akademik tezler yazılıyor hem de mücadelenin hattı örülüyor. Bu yaklaşımdaki sorunları birkaç maddede incelemek istiyorum.

Odağı özneye çevirmek, özne temelli bir siyaset anlamına gelmiyor. Aksine kendimi bir laboratuvar ortamında hissediyorum ben sıklıkla. Alevilik üzerine konuştuğum bir buluşmada karşımdaki insanların gözlerinde ışıklar çakması ve büyük bir iştahla, “Aaa sen aynı zaman da Alevi miydin” diye üzerime atlamaları beni özneleştirmiyor. Aksine bir süs eşyasına dönüştürüyor. Kesişimselliğin, herhangi bir kimliğe kendiliğinden siyasi bir öznelik ataması deneyimle yanlışlanan bir varsayımdan ibaret. Kimliklerimiz, kim olduğumuz değil; bunlarla ne yaptığımız bizi özneleştiriyor.

Diğer yandan, kesişimselliğin neredeyse sadece ontolojik bir meseleye dönüştüğünü de söylemek gerekiyor. “X’ler vardır” cümlesi, yok sayılmaya karşı önemli bir çıkış olsa da; sonrasında başka cümleler de kurmak gerekmez mi? Tartışmayı varlık-yokluk eksenine sürüklemek bir önceki maddede bahsettiğim araştırmacı refleksinin bir ürünü bana kalırsa. Oysaki siyasal ve toplumsal eşitlik mücadelemiz bir yandan da bizleri araştırmak isteyenlere naş demekle geçmedi mi? Peki neden bir anda her birimiz araştırmacı reflekslerini sahiplenirken buluyoruz kendimizi?

Akademi ile eşitlik mücadeleleri arasındaki ilişkiyi her daim gerilimli bulmuşumdur. Ve gerilimli kalmasında da fayda olduğuna inanıyorum. Klasik bir sokak mı akademi mi tartışmasından öte; akademinin bilgi üretimi ve yaygınlaştırılması konusundaki tekelci eğilimlerine direnmediğimiz zaman ancak ve ancak “Madun konuşabilir mi” gibi bir dönemin çok popüler ve tuhaf sorusunun nesnesi olabiliyoruz. Madun hep konuşuyor da, sen anlayabiliyor musun, dinliyor musun acaba diye sormak ise tam da bu direnişin bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. Kesişimsellik meselesinde de böyle bir direnmeye ihtiyacımız olduğu fikrindeyim. Akademik çalışmalarda, özgünlük yakalamak uğruna kesişen kimliklere odaklanmak yaygınlaşıyor. Ancak, birçoğunun tahakküm biçimlerinden çok kimlikleri sorunlaştırdığını da görüyoruz.

Tam da buradan, kesişimselliğin ilkokuldaki kümeler gibi törpülenmiş bir anlayışla tahakküm biçimlerini görünmezleştirdiği fikrindeyim. Kümelerin içerisine insanları koyuyor çünkü. Yenilik iddiası da buradan geliyor. Yoksa patriyarka ile kapitalizm ilişkisini maddeci feministler ortaya koyalı çok oldu. Irkçılık ve kapitalizmin işbirliği siyahların ABD’deki direnişinde faş diye ortaya döküldü. AIDS salgını döneminin radikal kuirleri, ırkçılık ve heteroseksizmi şöyle bir güzel salladı. Ancak kesişimsellik, bunlardan daha ziyade bu eylemleri gerçekleştirenlere ışık tutuyor. Ancak o ışık da bir yandan kimlikleri katılaştıran, donduran bir ışık.

Siyah bir gey, hem siyah hem eşcinsel midir? Yoksa siyah gey olmak kendi başına başka bir kimlik midir? Kesişimselliğe ilişkin yazında her ikisini de söyleyenlere rastlamak mümkün. Ancak, bu soruyu neden ve hangi motivasyonla sorduğumuz ise yanıtsız. Burada soruyu tersine çevirmemiz gerekiyor bence. Irkçılık ve homofobi nerede, nasıl işbirliği yapar? Ve böyle ilerlediğimizde örneğin ırkçılığı anlamaya ve yok etmeye dair geliştirdiğimiz yöntemlerin, homofobiyi anlamaya ve yok etmeye dair mücadelede her zaman işlevsel olmayabileceğini de fark edebileceğiz. Ezbere bir şekilde yinelediğimiz; “Kürtler, kadınlar, Aleviler, LGBTİ+’lar aynı sistemden muzdarip, aynı dertleri var” cümlesi kadar gerçeğe temas etmeyen bir cümle daha yok. En basitinden evinde Alevi olabilirken sokakta Sünni gibi davranmaya zorlanmak genel geçer bir doğru. LGBTİ+’lar açısından ise evinde cis hetero taklidi, belli sokaklarda kendin, belli sokaklarda görünmez olmak genelgeçer bir doğru. Bu iki deneyim, nasıl olur da aynı olabilir? Bu iki deneyimi de yaşayan Alevi LGBTİ+’lar bu durumda iki tane aynı kişi midir? Birlikte mücadele etmek için dertlerimizin aynı olması gerekmiyor. Veya tahakküm biçimleri tek tek her birimizde kişi ya da grup olarak aynı dertleri yaratmıyor. Aynı baş etme biçimlerini geliştirmiyoruz. Merceğe, aynılıklarımızı değil; tahakküm biçimlerinin işbirliklerini almak gerekiyor. Öbür türlüsü, birbirimize ne kadar aynı olduğumuzu anlatmak gibi tuhaf bir yarışa dönüşüyor. Kesişimselliğin, tahakkümün işleme biçimlerine mesafesi ve bir dönemin “çok kültürlü, mozaik” liberalizminden ilhamla kurduğu hattın kolaycılığın yanı sıra, başka bir dünya tahayyülünü de kısıtladığını düşünüyorum.

Bu kısıtlama, tam da hukuk davasından çıkan bir kavrama yaraşır şekilde iki mesele ekseninde dönüyor: “Kapsayıcılık” ve “düzenlemeler”. Meselelere hukuki çözümler bulmak nicedir hem kadın hareketinin hem de LGBTİ+ hareketinin açmazı. Hukukun ayaklar altında olduğu bir yerde bir noktaya kadar anladığım, parçası olduğum bir eğilim olsa da; hukuki çözümleri nihai çözümler olarak görmek ve sunmak, bizleri evlilik eşitliğini sağlayacak kampanyacı bir aktivizme götürür sadece. Ki, sağlayabileceğimiz de meçhul. Haliyle, sömürü ve eşitsizliklere karşı kurum ve örgüt içi düzenlemeler de her ne kadar gerekli olsa da; günün sonunda sadece birtakım yönergelerden ibaretler. Şirketlerin, kesişimsellik meselesine yaklaşımın özeti olan kapsayıcılık düzenlemelerinin nasıl ikiyüzlüce olduğunu anlamak için küresel firmaların ABD ve Türkiye’deki uygulamalarına bakmak yeterli. Diğer yandan kapsayıcılık kavramının kendisi bana fazlasıyla lütufkar geliyor. Kimse beni kapsasın istemem, ne münasebet? Tarla mıyım ben ki beni çitlerle kapsayacaksınız? Aynı zamanda kapsayıcılık, illa bir özne bekliyor. Nasıl ki heteroseksizmin şekillendirdiği tüm mekanizmaları, kurumları değiştirmek yerine homofobiye karşıyız makyajıyla günü kurtarmak bir alışkanlığa döndüyse; örneğin okulları heteroseksizme karşı dönüştürmek yerine bir öğrencinin açılması bekleniyor. “Trans öğrencimiz olursa adım atarız tabi” yaklaşımı, tam da o trans öğrencinin var olabilmesini engelleyen uygulama oluyor. Haliyle, lensimiz kapsayıcılık olduğunda; dönüp dolaşıp yine ve yeniden varlık-yokluk ikilemine hapsoluyoruz.

Bütün bu soru ve kafa karışıklığımın son halkası ise kesişimsellik ve etik meselesi. Kesişimsel olmak (kesişimsel olmak ne demek ben de bilmiyorum açıkçası, bir insan ya da örgüt nasıl kesişimsel olur onu da anlamıyorum, kavramın sınırlarının esnemesinin son merhalesi bu sanırım) etik bir ön kabule dönüşüyor. Etik üzerinden siyaset yapmayı hep tehlikeli bulurum. Etik, ahlaktan farklı olsa da ahlakla fazlasıyla kesişen bir mesele. Diğer yandan etik tutumları, pozisyonları siyaset yapmak sanma hatasına da sık sık düşüyoruz. Siyasetten benim anladığım tutum ve pozisyondan ziyade eylem. Değiştirici, dönüştürücü eylem. Öbür türlüsü atıl ve durağan bir heykel olmamız anlamına geliyor. Etiği merkeze alan bir siyaset biçimi de böylesi bir eylemsizliğe, bütün siyasal ve toplumsal sömürü biçimlerini bireyin kendisini değiştirerek, arınarak ulaşmasıyla çözebileceğimiz bir tür politikaya yol açıyor. Meseleyi iyilik-kötülük, doğruluk-yanlışlık ekseninde tartıştıkça; tuhaf bir tür bireyciliğe mahkum oluyoruz. Oysaki, benim derdim kişilerle, onların ayrıcalıklarıyla değil. O ayrıcalıklarıyla ne yaptıkları, yoldaşım olup olamayacaklarını belirler ancak. O ayrıcalığı lubunyalara karşı silaha dönüştürmeleri, mücadele ettiğim o düzenin piyonu oldukları anlamına gelir. Bunun da iyi ya da kötü olmakla hiç alakası olmadığı fikrindeyim. Siyasi mücadeleye vicdanı çağırmaktan bugüne kadar kimse hayır görmedi. Bu düzen, insanlar kötü olduğu için değil; sömürü ve eşitsizlikten bir grup çıkar sağlamaya devam ettiği için sürüyor. Kesişimselliğe en temel eleştiri de aslında tam da sınıf bağlamından geliyor…

Yazıyı, bu karışıklık içerisinde bireye indirgenmiş “kim öznedir” tartışmalarından sıyrılarak kapitalizm, patriyarka, heteroseksizm, ikili cinsiyet rejimi, ırkçılık, sağlamcılık, türcülük gibi tertibatların göz göre nasıl işbirlikleri yaptığını faş etmek için tartışmak ve kuir feminist yoldaşlığın her birimizi nasıl değiştirdiğini hatırlamak umuduyla burada bırakıyorum. Kimliklerimiz kesiştiği, tahakküm biçimleri bize “aynı” ya da “benzer” şeyleri yaşattığı için birlikte mücadele etmek değil benim açımdan kuir feminist yoldaşlık. Aksine, hiç de benzer şeyler yaşamadıklarımı dinlemek, hiç de ortak özelliklerimin olmadığının yanında durabilmek, bir dişlinin çarkları gibi hareket eden tüm bu tahakküm biçimlerini yıkıp atmak için…

Okuma listesi (Kronolojik)

https://www.5harfliler.com/kesisimsellik-hemen-simdi/

https://birikimdergisi.com/haftalik/8225/kesisimsellik

https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/neden-kesisimsellik

https://kaosgl.org/haber/sikca-duymaya-basladigimiz-kesisimsel-feminizm-ne

https://kaosgl.org/haber/feminizmimiz-neden-kesisimsel-olmali

https://gaiadergi.com/kesisimsel-feminizm-nedir/

https://kaosgl.org/haber/kesisimsellik-ve-kapsayicilikla-ilgili-bir-mesele

http://morpsikolojidergisi.org/2019/11/03/sojourner-truthun-mirasi-ben-kadin-degil-miyim/#_ftn2

https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/otekiler-arasindaki-dayanismayi-yeniden-hayal-etmek

http://imdatfreni.org/kesisimsellik-ve-feminizm-marksist-bir-bakis-sharon-smith/

https://kaosgl.org/haber/hepimiz-ozgur-degilsek-hicbirimiz-ozgur-degiliz

https://kaosgl.org/gokkusagi-forumu-kose-yazisi/toplumsal-cinsiyet-ve-cinsel-yonelim-odakli-politikalarda-saglamciligin-gorunmezligi

https://kaosgl.org/haber/kesisimsellik-benim-gibi-filistinli-queerler-icin-ise-yaramiyor

https://catlakzemin.com/kesisimsel-ve-evrenselci-bir-feminizm-icin/

https://birikimdergisi.com/haftalik/10592/feminizm-herkes-icindir-de-herkes-kimdir

https://feministbellek.org/kesisimsellik/

http://www.bukak.boun.edu.tr/?p=1614

https://kadineki.com/detay/feminizm-dayanisma-ittifak-kesisimsellik/

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.

* Bu yazı, Avrupa Birliği'nin mali desteği ile hazırlanmıştır. İçeriğin sorumluluğu tamamıyla KAOS GL’ye aittir ve AB’nin görüşlerini yansıtmamaktadır.

kesisimselligin-cikmaz-sokaklari-1


Etiketler: yaşam
nefret