04/11/2020 | Yazar: Oğul Can

Politika yaparken daima güç ilişkilerini de denklemine dahil eden LGBTİ+ hareketi ne hikmetse aldatma meselesini en başta zorunlu tekeşlilik olmak üzere ataerki, heteroseksizm vs. gibi toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız bir şekilde tartışıyor. Aldatma meselesini toplumsal değil bireysel, politik değil etik / ahlaki bir mesele olarak görüp toplumsal güç ilişkilerini görünmez kılıyor.

Zorunlu tekeşliliğin anatomisi- II Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Oğul Can | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Oğul Can

Zorunlu Tekeşliliğin İktidar Araçları

Zorunlu tekeşlilik gerçek bir bağlılığın ancak iki kişi arasında olabileceğini ve iki kişi arasında kurulan bu bağlılığın insan ilişkilerinin en kıymetli biçimi olduğunu varsayar. Buradan yol çıkarak diyebiliriz ki tekeşliliğin iki kurucu ilkesi vardır: dışlayıcılık ve tekeşliliğin merkeziliği.

Dışlayıcılık üçüncü kişilerle cinsel veya romantik bağ kurulmasının yasaklanması anlamına gelir. Buna göre üçüncü kişilerle kurulan her türlü cinsel ve romantik bağ bir sadakatsizlik göstergesidir ve aldatma olarak görülür. Zorunlu tekeşlilik birbiri için yaratılmış iki kişi olduğunu söyleyen tamlık anlatısına dayandığı için o iki kişi arasındaki ilişkinin de benzersiz olduğu algısına ihtiyaç duyar. Bu benzersizlik duygusu dışlayıcılık ilkesi aracılığıyla sağlanır.

Ayrıca bu dışlayıcılık ilkesi cinsel arzu ve aşkı ölçülebilir bir şey haline getirir. Bu ilke ile birlikte cinsel arzu ve aşk sanki sınırlı sayıda sahip olduğumuz ve ancak bir kişiye yetecek kadar sahip olunabilen bir şeymiş gibi kurulur. Zorunlu tekeşlilikte bir üçüncü kişiye duyulan cinsel veya romantik çekim kişinin partnerine duyduğu çekimin azaldığı anlamına gelir.

Zorunlu tekeşlilik en yüce ilişki formunun cinsel ve romantik bağ temelinde gelişen tekeşli ilişkiler olduğunu varsayar. Buradan yola çıkarak tekeşli ilişkiler kişilerin yaşamlarının merkezine oturur. Arkadaşlık, yoldaşlık gibi diğer ilişki formlarının karşısında partnere daima öncelik tanınır. Kişi boş zamanlarını nasıl değerlendireceğini, nasıl giyineceğini, nerede yaşayacağını o ilişkiye göre belirlemeye başlayabilir. Tekeşli ilişkiler içerisinde uzun yıllar kalan kişilerin ilişki dışındaki tüm sosyal yaşamının ölmesi ve yalnızlaşma sıkça görülen bir durumdur. Zorunlu tekeşlilik ile birlikte kişiler maddi ve manevi dayanışma ihtiyaçlarının tamamını tek kişiden almaya yönlendirilir. Bu ilişkileri çok daha kırılgan ve şiddete açık hale getirir. Tüm ihtiyaçların tek kişi tarafından karşılanması ve yalnızlaşma zaman içerisinde ilişkiyi kişiler için vazgeçilmez bir şey haline getirir. Hatta kişiler ilişkiden vazgeçmemek adına yapmak istemedikleri bir sürü şeye razı olmaya başlar ve zaman içerisinde bireyliklerini yitirebilirler.

Bu ilke nasıl toplumsal bir boyut kazanır ve günlük yaşamımıza sızar? Hangi söylemler ve pratikler zorunlu tekeşliliğin aramızda dolaşmasına hizmet eder? Bunu anlayabilmek için temel olarak iki kavram üzerinde duracağım: aldatmak ve kıskanmak.

Aldatma eylemi özü itibariyle zorunlu tekeşliliğin iki ilkesinin askıya alındığı bir durumu tarif eder. Yani aldatma eylemi taraflardan birinin ilişkiden dışlanan bir üçüncüyle romantik veya cinsel bir bağ kurması veya ilişkinin merkeziliğini tesis eden bazı kuralların çiğnenmesi sonucunda açığa çıkar.

Aldatma meselesini toplumsal kılan şey aldatmanın çoğu zaman sadece iki kişi arasında yaşanan bir mesele olarak kalmamasıdır. Aldatma eylemi ilişki içerisinde yaşanan diğer sorunlardan veya tarafların yaptıkları hatalardan çok daha fazla bir damgalanmaya tabii olur. Örneğin, ilişki içerisinde taraflardan biri diğerine fiziksel şiddet bile uyguladığında üçüncü kişiler buna iki kişinin arasına girilmez gibi bahanelerle ses çıkarmazken söz konusu aldatma olduğunda aldatan taraf el birliğiyle aforoz edilir. Aldatmak şerefsizliktir gibi heşteglerin twitter’da trend topic olması tabii ki tesadüf değildir. Aldatmaya karşı verilen tepkiler adeta kolektif bir duygunun dışavurumu gibidir. Bu kolektif duygu zorunlu tekeşlilik kurumunun kıskançlık adı altında hepimizin içine yerleştirdiği kaybetme korkusu ve değersizlik hissidir. Bunu kıskançlığı açıklarken daha detaylı inceleyeceğim. Fakat verilen tepki bir duygu dışavurumundan da fazlasıdır çünkü üçüncü kişilerin aldatmaya böyle büyük bir tepki vermesi aslında kendi muhtemel tekeşli ilişkilerinin meşruiyetini sağlama alması demektir. Aldatma eylemine ahlaksızlık olduğu gerekçesiyle saldırarak aslında yapılan tekeşlilik dışında kalan her türlü ilişkilenmenin sadakatsizlik yani ahlaksızlık olduğu fikrini daha da kalıcı hale getirmektir. Bu tip heşteglerin altına yazılanlara baktığımızda saldırılan şey sadece verilen bir sözün tutulmamış olması değil aynı zamanda biriyle cinsel ve romantik bir bağ kurmuşken bir başkasıyla da bunun paylaşılabiliyor olunmasıdır.

Lgbti+ hareketi içinde aldatmaya dair yapılan tartışmalarda da aldatma eylemi benzer bir damgalamaya maruz kalıyor ve çoğu kişi aldatma eyleminin ne olursa olsun her durumda yanlış bir davranış olduğunu söylüyor. Bence, lgbti+ aktivistleri arasında aldatmaya dair verilen tepkiler de yukarıda bahsettiğim kolektif tepkiyle benzer bir işlevi görüyor. Zorunlu tekeşlilik kurumu üzerine neredeyse hiç tartışmadığımız için aldatma üzerine yapılan tartışmaların benzer bir işlev görmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Öncelikle zorunlu tekeşlilik üzerine çok az tartıştığımız bir topluluğun içerisinde yani zorunlu tekeşliliğe dair politik bilincimiz yeterli seviyede değilken tekeşli ilişkilere verilen rızanın niteliğini sorgulamamız gerekmez mi? Tekeşliliğin norm olarak kabul edildiği ve kişilerin ilişkiye başlarken neredeyse ilişkinin formu üzerine hiç konuşmadığı bir toplumda kişilerin tekeşlilik için verdiği rıza toplumsal olarak inşa edilmiş bir rıza olabilir mi? Zorunlu tekeşliliği yeterince sorunsallaştırmadığımız bir topluluk içerisinde aldatma eyleminin peşinen yanlış olduğunu söylemek zorunlu tekeşliliği meşrulaştıran bir işlev görmez mi? Bana kalırsa bu soruların tamamının cevabı evet.

Bundan ayrı olarak politika yaparken daima güç ilişkilerini de denklemine dahil eden lgbti+ hareketi ne hikmetse aldatma meselesini en başta zorunlu tekeşlilik olmak üzere ataerki, heteroseksizm vs. gibi toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız bir şekilde tartışıyor. Aldatma meselesini toplumsal değil bireysel, politik değil etik / ahlaki bir mesele olarak görüp toplumsal güç ilişkilerini görünmez kılıyor. Sanırım bunun bir sebebi aldatma meselesini tartışmanın kapsamını kendi lubunya çevremizle sınırlı tutup kişilere kimlik atamadan tartışıyor olmamız. Böylece, taraflara kimlik atamadığımız için toplumsal güç ilişkilerini de görünmez kılmış oluyoruz. Fakat sıkça kendi lubunya çevremizle sınırladığımız bu tartışmanın sonuçlarını genelleştiriyor ve aldatma eyleminin her durumda yanlış olduğu sonucuna varıyoruz. Örneğin, ataerkinin olduğu bir toplumda genç yaşta tekeşli evlilik kurumuna tıkılmış bir cis heteroseksüel kadın için aldatma eyleminin ne kadar özgürleştirici olabileceği ihtimalini görmezden geliyoruz. Tabii bu sadece aldatma meselesinin neden toplumsal güç ilişkilerinden bağımsız tartışıldığını anlamaya dair spekülasyon yoluyla ulaşılmış bir tahmin. Emin olduğum şey ise aldatma meselesine dair yapılan tartışmayı yapı bozuma uğrattığımızda karşımıza homojen ve birbirine eş değer bireylerin toplamı olan ve güç ilişkilerinin görünmez kılındığı bir toplum anlayışının çıkıyor olması. Tam da bu bireyi anonimleştiren toplum anlayışı sebebiyle mesele apolitize oluyor ve yapılan tartışma tutarlı ve bütünlüklü bir toplum anlayışını tartışmaya uygulamakta başarısız kalıyor. 

Zorunlu tekeşliliğin dışlayıcılık ve tekeşliliğin merkeziliği ilkelerini pratikte işler hale getiren ve gündelik yaşamımıza katan şeylerden biri de kıskançlık duygusudur. Kıskançlık duygusunun herkeste doğuştan var olduğu varsayılır. Üstelik bu kötü bir şey de değildir çünkü kıskançlık gerçek aşkın ve tutkunun bir göstergesi olarak görülür. Böylece zorunlu tekeşlilik kıskançlık duygusu üzerinden bir kez daha doğallaştırılmış olur.

Nedir kıskançlık duygusu? Kıskançlıktan bir “duygu” olarak bahsedilmesi ilginç çünkü diğer duygulara nazaran çok belirli bir durumda ortaya çıkan bir duygu. Diğer duygular örneğin mutluluk, üzüntü vs. gibi duygular daha çok bir ruh halini anlatır ve bu duyguların ne zaman hissedileceği sınırları net çizilmiş bir olayla kısıtlı değildir. Kıskançlığın ise kişilerin cinsel ve romantik bağ kurduğu partnerinin bir üçüncü kişi ile benzer bağları kuruyor olma ihtimali olduğunda ortaya çıktığı söylenir.

Dahası kıskançlık nasıl bir duygudur diye sorduğumuzda onu kaybetme ve reddedilme korkusu, değersizlik hissi gibi başka duyguların sözünü etmeden anlatamayız. Bana kalırsa tüm bunlar kıskançlık diye bahsedilen şeyin bir duygu olmaktan çok bireysel ve toplumsal olanın sınırında kompoze edilmiş bir düzenek olduğunu gösterir. Kıskançlık diye bahsedilen şey duygular, olaylar ve ahlaki yargıların bir araya getirilmesiyle sosyal olarak inşa edilmiş bir düzenektir. Kıskançlık zorunlu tekeşliliğin hem sonucu hem de nedenidir. Nedenidir çünkü daha önce de dediğim gibi gerçek aşkın belirtisi ve doğuştan gelen bir duygu olarak görülür. Sonucudur çünkü zorunlu tekeşlilik sosyal var oluşumuzu sevgilimizle kurduğumuz ilişkiyle sınırlamamızı öğretir ve bunun sonucunda partnerimizin bizi bir başkası için terk etmesi ihtimali aynı zamanda sosyal ölümümüz anlamına da gelir. Dolayısıyla zorunlu tekeşlilik ilişkileri çok daha kırılgan bir hale getirir; ilişkiler içerisinde kaybetme ve reddedilme korkusunun ve değersizlik hissinin daha kolay hissedilmesi ile sonuçlanır.

Aynı zamanda bu kompoze düzenek kıskançlığın altında yatan içsel sebepleri görünmez kılar. Böylece bizler kıskançlığın altında yatan içsel sebepleri anlamaya çabalamak yerine karşımızdakini zorunlu tekeşliliğin içine daha güçlü bir şekilde çekmeye başlarız. Yani kıskançlık denen şey bir dizi içsel süreci de manipüle ederek tekeşliliğin devamlılığını mümkün kılar. Kıskançlık zorunlu tekeşliliğin ihtiyaç duyduğu bir düzenektir çünkü o bir dizi içsel süreç manipüle edilmek yerine anlaşılmaya çabalanırsa zorunlu tekeşliliğin ilkeleri de sorgulamaya açık hale gelecektir.

Sonuç

Son zamanlarda zorunlu tekeşlilik üzerine yapılan tartışmalarda gördüğüm kadarıyla tekeşliliğin sorgulanmasının önemi sıkça daha “sağlıklı” ilişkiler kurmaya yarıyor olması veya bizlere “iyi gelmesi” gibi soyut ve hedefsiz bir noktaya indirgeniyor. Yazı boyunca zorunlu tekeşliliğin gördüğü politik işlevleri ve tarih içerisinde sosyal olarak nasıl kurulduğunu açıklamaya çabaladım. Böyle yaptım çünkü zorunlu tekeşliliğe dair verilen tartışmaların bu bireyci ve bana kalırsa epey apolitik zeminden çıkartılıp lgbti+ hareketinin de siyasi hedeflerine uygun ve bütünlüklü bir zemine oturtulması gerekiyor. Zorunlu tekeşlilik kurumuna karşı verilen mücadele bizlere şifa veren egzotik bir inançmışçasına ele alınmamalı diye düşünüyorum. Zorunlu tekeşlilik kurumuna karşı mücadele vermeliyiz çünkü zorunlu tekeşlilik tarih boyunca toplumları hizaya sokan ve eşitlik ve özgürlüğün önünde engel olmuş bir kurumdur. Lgbti+ hareketinin ise bu mücadelede doğduğu andan itibaren zorunlu tekeşliliğin tamlık anlatısının dışına itilmiş bir toplumsal grup olması itibariyle bu kuruma karşı verilecek mücadelede önemli öznelerden biri olduğunu düşünüyorum.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.

Dosyadaki diğer yazılar

Tekeşliliğin biyolojik açıklamalarının insan yaşamı ve düşüncesine etkisi- I

Tekeşliliğin biyolojik açıklamalarının insan yaşamı ve düşüncesine etkisi - II

“Aşk benim için tutkuyla sarıldığım her şey demek”

“Romantik ilişki hayatın merkezindedir algısı var”

Zorunlu tekeşliliğin kısa bir tarihi – I

Zorunlu tekeşliliğin kısa bir tarihi – II

“Ahlakçılık, çok eşliliği konuşmayı zor kılıyor”

“İlişkiden beklentim kendim olabilmek, bir şeyler paylaşabilmek için güvenli alan”

Zorunlu tekeşliliğin anatomisi- I


Etiketler: yaşam, aile, cinsellik
Nefret