07/12/2022 | Yazar: Ali Erol

Kasım ayının gökkuşağı “köşe”leri T24, Karar, Cumhuriyet ve Evrensel yazarlarından geldi.

LGBTİ+’lar için Kasım ayı gökkuşağı “köşe”leri Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığı yapmayan, en azından homofobik ve transfobik nefret söylemlerinden medet ummayan Kasım ayı pozitif “köşe”leri T24, Karar, Cumhuriyet ve Evrensel yazarlarından derledik.

T24, Mehmet Y. Yılmaz: “Anayasa’da “aile düzenlemesi” denilen homofobik yaklaşımlar...”

T24 yazarı Mehmet Y. Yılmaz, Ekim ayında, “Bu ülkede eşcinsellerin de yaşadığı ve hepimizle aynı haklara sahip oldukları bir gerçek” diye yazmış, AKP'nin önerdiği Anayasa değişikliği gerçekleşirse “Halkın bir kesimini cinsiyet farklılığına dayanarak alenen aşağılayan” bir Anayasa'mız olacağını eklemişti: “Sayılarının kaç kişi olduğunun bir önemi yok. Onlar da Anayasa ve kanunlarda "halkın bir kesimi" diye tanımlanıyorlar ve hakları var. Cinsel yönelimlerinin farklı olması nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulamazlar.”

T24 köşe yazarı, Kasım ayından, “Aile projesinin ardında kadın düşmanlığı var” başlıklı yazısında, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın duyurduğu Anayasa'da “aile düzenlemesi” değişikliğini ele aldı: “Anayasa'ya "aile birliği kadın ve erkekten oluşur" cümlesi eklenince, aile güçlenecekmiş! "Aile birliği, Türkiye'de, bugüne kadar başka cinsiyetler tarafından mı oluşturuluyordu" diye kimse soramamış tabii.”

“Bu memlekette kadın ve erkeğin evliliği dışında bir evlilik biçimine tanık olan var mı acaba? Erdoğan da pekâlâ biliyor ki Türkiye'de böyle bir sorun yok. Ancak seçimde kendisine oy getireceğini zannettiği homofobik yaklaşımının altını çizmek için aklına ilk geleni söylüyor. Evlilik birliği kadın ve erkek arasında olursa güçlü aileler oluşur bu da güçlü toplumlar yaratırmış bla bla. Bugüne kadar bu Anayasa'da yazılı olmadığına göre güçsüz aile birlikleri içinde güçsüz bir toplumda mı yaşıyoruz?”

“Bunları söylüyor çünkü yapmak istediği şeyin aslında bazı T.C. vatandaşlarının kişisel hak ve özgürlüklerine müdahale etmeyi amaçladığını çok iyi biliyor. TC vatandaşlarından bir bölümünün giyim özgürlüğünü koruma gerekçesinin arkasına bazı vatandaşlarımızın bireysel haklarına devletin açıkça müdahale etmesine olanak sağlayacak tuzağı kurmaya çalışıyor.”

“Ve şu sözleri, kadın – erkek eşitliği konusunda attığı nutukların içinin ne kadar boş olduğunu gösteriyor: “Kadın ile erkek arasındaki tüm çizgiler ortadan kaldırıldığında kadının kendine ve insanlığa kattığı zenginlikleri devam ettirmek nasıl mümkün olacak? Bunu halletmemiz lazım. Bu hakikatlerden hareketle kadını hayatın her alanında desteklerken aileyi de en güçlü şekilde ayakta tutup, geliştirecek bir politika takip etmenin kararlılığı içerisindeyiz. Teklifini vermeye hazırlandığımız son Anayasa değişikliğiyle aile kurumumuza ve insan fıtratına yönelik tehditlerin önüne set çekmiş olacağız. Bu konuyla ilgili çalışmaları arkadaşlarımız kadın kollarıyla kararlı bir şekilde sürdürüyorlar. İnşallah Türkiye yüzyılını da kadınlarımızla inşa edeceğiz.””

“Bir yandan "kadın haklarını savunur" gibi görünmeye çalışırken diğer yandan kadın özgürlüğünün ailenin güçlü bir şekilde ayakta kalmasına engel olduğunu düşünüyor. Kadın ile erkeğin eşit olamayacağını vurguluyor. "İnsan fıtratı" dediği bu. İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmesinin de ardında Siyasal İslamcıların bu ideolojik saplantısı yatıyor. Kadınların, erkeklerle eşit olanaklara ve haklara sahip olduklarında aile kurumunun ayakta kalamayacağını düşünmesinin nedeni de bu dünya görüşü.”

Karar, Ali Bayramoğlu: “Erdoğan aileyi korumak iddiasıyla İstanbul sözleşmesinden de çıkmıştı. Ama hangi aile?”

Karar köşe yazarı Ali Bayramoğlu, “Hangi aile?” başlıklı köşe yazısında, “Kimi ülkelerde eşcinsel evliliklere izin verilir, bu eşlerin çocuk edinmelerine de…” diye yazdı.

“Bireyin özgürlük alanı genişledikçe, ailenin yapısı, iç ilişkileri de farklılaşır, beklentilere, çağa, yeni gereklere uyum sağlar. Kadın evden dışarı çıkar örneğin, çalışır, evde erkek egemen düzen yerini eşitliğe bırakır, haklar doğar, kimi konularda, özellikle şiddet, bedenin kişiselliği, cinsel taciz gibi durumlarda “giz ve mahrem” kalmaz” yerini hakka ve şeffaflığa bırakır.”

“Erdoğan, aileyi korumak için anayasa değişikliği yapmak istiyor… Erdoğan aileyi korumak iddiasıyla İstanbul sözleşmesinden de çıkmıştı. Ama hangi aile? Aile içi şiddeti, erkeğin kadın üzerindeki hükmünü gelenekten sayan aile mi? 15-16 yaşındaki kızları tecavüzcüleriyle evlendirerek aileyi kurmaya ve korumaya kalkan anlayış mı? Geleneksel değerlerle bedene damga vuran bakış mı? Erdoğan, olmayan bir meseleyi üretiyor ve aileyi siyasileştiriyor, kendi siyasi projesi için kullanıyor.”

“Tarihte aileyle ilgili bir sorun olmuşsa, o da bu kurumun siyasete alet edilmesiyle olmuştur. Vichy Fransa’sı bilenen örnektir. General Vichy, 2. Dünya savaşında Almanya’yla teslim anlaşması imzalayan, faşist, anti-semit bir iktidarın başbakanıydı Fransa’da. İktidarın sloganı “Çalışma, Aile, Vatan”dı. Aile kurumu, onun döneminde, faşist bir anlayışla ülkenin yeniden inşasının anahtarı olmuştu. Bugün Türkiye’nin akla Vichy’i getirmesi ne vahim!”

Cumhuriyet, Gülengül Altınsay: “LGBTİ+’lara özgürlük istemekle, kadınlara kılık kıyafet özgürlüğü istemek hiç de farklı şeyler değil”

Cumhuriyet yazarı Gülengül Altınsay, “Özgürlükler bütündür” başlıklı köşe yazısında, “Esas mesele ayrımcılık...” diye yazdı.

“Görülüyor ki Katar yönetimi ayrımcılık, daha da geniş anlamda ırkçılık konusunda bir milim taviz vermezken başta FIFA olmak üzere, federasyonlar ve Almanya dışında Batılı takımlar taviz üzerine taviz veriyor. Mesela, 7 Avrupa ülkesi LGBTİ+’yı desteklemek için takım kaptanlarının gökkuşağı desenli, “One Love” pazıbendi takacaklarını açıklamıştı. Ama Katar’ın baskısıyla FIFA olaya el koydu. Ve bazı takım kaptanları o bant yerine FIFA’nın onayladığı “Ayrımcılığa hayır” bandıyla yetindiler. Yani bandın üzerinde yazan ayrımcılığı onaylamış oldular. Buna karşın İranlı futbolcular tüm baskılara rağmen ülkelerindeki totaliter rejime karşı çıkma cesareti gösterdi. Seremonide milli marşlarını okumadılar, İranlı kadınların başlattığı mücadeleye arka çıktılar.”

“Zannediliyor ki kadınların özgürlük sorunu sadece kadınların meselesidir. Aynı LGBTİ+ bireylere yapılan baskı ve ayrımcılığın sadece onların sorunu olarak algılanması gibi. Oysa temel hak ve özgürlükler bir bütündür. Biri eksik olursa ötekiler de yoktur. Ayrımcılığa karşı mücadele tüm toplum tarafından verilmelidir çünkü tüm toplum ancak ayrımcılık ortadan kalktığında temel özgürlüklerine ulaşır.”

“Evet, LGBTİ+’lara özgürlük istemekle, kadınlara kılık kıyafet özgürlüğü istemek hiç de farklı şeyler değil ve bunlar olmadan toplumun özgürlüğünden söz etmek mümkün değil. FIFA, Katar Dünya Kupası için “Hepimiz biriz” gibi bir slogan bulmuş. Ama gerçekte olanlar tam tersi. Futbol düzeyinin sıradanı geçemediği bu kupa, paranın şımarıklığı, paragözlüğün ahlak yoksunluğu ve ayrımcılık konusundaki ikiyüzlülükler ile bunların karşısında İranlı futbolcuların onurlu tavrıyla tarihe geçti bile.”

Evrensel, Fatih Polat: “Bugün ektiğiniz nefret tohumları yarın toplumun gündeminde temizlenmesi gereken zehirler olarak kalır”

Evrensel yazarı Fatih Polat, “LGBTİ nefreti ve bugünlerin yarınları var” başlıklı köşe yazısında, “bugünlerin politik gündemi içinde popülerleştirilen LGBTİ düşmanlığını, öncesi ve sonrasıyla” ele alıyor.

Evrensel yazarı Polat, Recep Tayyip Erdoğan’ı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna taşıyan 27 Mart 1994 yerel seçimler sürecinden, Erdoğan’ın liderliğinde kurulan AKP’nin 2002’de tek başına iktidara geldiği AB’ye tam üyelik sürecine, hemen seçim öncesinde “Eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde güvence altına alınması şart” sözlerine bir hatırlatma yapıyor: “O dönemler AKP’nin tabanında da bulunan LGBTİ’lerin kendilerini bir biçimde ifade edebileceklerini düşündükleri zamanlardı.”

“Saadet ve Refah Partisi seçmeni olup AKP’ye kayan, muhafazakar bir aileden” olan ve “Tekstil ve bijuteri sektöründe işçi olduğunu anlatan” AK-LGBTİ ekibinin kurucularından ismin verdiği “AKP’liyiz, eşcinseliz, alışın her yerdeyiz” röportajı da hatırlatıyor Evrensel yazarı: “Bugün ise, LGBTİ’ler, AKP ve MHP’nin muhalefeti baskılayarak, kendi saflarını tahkim etmek amacıyla tepe tepe kullandığı bir nefret söyleminin manivelası haline getirildi. Bu yazı yazılırken son olarak, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “Kılıçdaroğlu düşmüş bir LGBT peşine. Böyle anlayışı ortaya koyan bir siyasi parti lideri olur mu?” ifadelerini kullanmıştı. Bu yazı yayımlanana kadar, Cumhur İttifakının bir sözcüsü daha bu konuda bir nefret ifadesi kullanmamış olursa bu köşede ‘yersiz tahminden’ tekzip gireriz. O derece.”

“Her nefret söylemi, hareket noktasını hedef alınan öznenin itibarsızlaştırılmasından alır ve aslında kofluğu da, o öznenin dile getirdikleri ile tarihselliği içinde hemen deşifre olur. Sahip olduğu gücün sağladığı tahkimat imkanlarını saymazsak, sözünün gücü bakımından o kadar da mecalsizdir... Ancak unutulmasın, partiler de birer araçtır ve fanidir. Bu gerçeği değiştirecek hiçbir örneğe dünya tarihi tanıklık etmedi. Bugün ektiğiniz nefret tohumları yarın toplumun gündeminde temizlenmesi gereken zehirler olarak kalır...”

Evrensel, Yücel Demirer: “LGBT+’lara destek olmak sadece toplumsal bir sorumluluk olmakla kalmıyor, bir siyasal görev olarak önümüzde duruyor”

Evrensel yazarı Yücel Demirer, “LGBTİ+ ve siyaset” başlıklı köşe yazısında, Denizli Merkezefendi Belediye Meclisi ile İstanbul Esenyurt Belediye Meclisinde yaşanan “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” tartışmalarından hareketle “LGBT+ bireylere yönelik dozu giderek artan sistemli saldırının siyasal anlamı”nı ele aldı.

“Erdoğan yönetiminin önceki yıllarında ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ kavramı Başbakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü tarafından defalarca kullanılmış, 2008-2013 yılları arasında ‘Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Ulusal Eylem Planı’ uygulanmıştı. Görünen o ki, toplumsal cinsiyet söyleminin sınır çizgileri, iktidarın güncel ihtiyacına göre değişiyor.” 

“Cinsel yönelimin neden “Tedavisi gereken bir hastalık” olarak tanımlanamayacağı Selçuk Candansayar tarafından layıkıyla yazılmıştı. Burada LGBT+ bireylere yönelik dozu giderek artan sistemli saldırının siyasal anlamı üzerinde durmakta fayda var. Yakın dönemde LGBT+ bireylere yönelik ayrımcılığa ilişkin pek çok örnek yaşandı: Onur yürüyüşleri yasaklandı. İstanbul Sözleşmesi’nin aile kurumuna zarar verdiği ve LGBT+ yönelimlere hizmet ettiği iddia edildi. Baroların LGBT+ varlığını meşrulaştırdığı söylenerek, baroların bölünmesi savunuldu. Boğaziçi Üniversitesine (1, 2) kayyum atanması sürecindeki tartışmalarda, LGBT+’ların kampüste dine hakaret ettiği iddia edildi.”

“Eylül ayı sonunda, Saraçhane Meydanı’nda “Büyük Aile Buluşması” adı altında LGBTİ+ karşıtı bir miting düzenlendi. Aile kurumunun saldırı altında olduğu iddia edilen mitingde, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun hedef alındı. Onur Haftası Yürüyüşü’nü yasaklayan İstanbul Valiliğinin nefret suçu örnekleriyle dolu bu mitinge izin vermesi, devlet aklının konuya yaklaşımının en somut göstergesi oldu.”

“Siyasal iktidar, her türlü propaganda aracını kullanarak farklı cinsel yönelimlerin yabancı diziler ve fon kaynakları tarafından desteklendiği yönünde bir algı oluşturmaya çalışıyor. Üretilen nefret söylemiyle LGBT+ bireyler, Türkiye’ye yönelik Batı kumpasının bir uzantısı olarak yaftalanıyor. Bu söylem zaten son derece yüksek seyreden homofobik, transfobik şiddetin önünü açıyor. İktidarın yaklaşımının pek çok tehlike barındıran kutuplaştırıcı kapasitesi yanında, siyasal hedefleri de olduğu ortada.”

Evrensel yazarı Demirer, Evrensel yazarı Polat gibi, Erdoğan’ın, 2002 seçimleri öncesinden yaklaşımı anıyor ve devam ediyor: “Bu noktadan Merkezefendi Belediye Meclisi muhalefet sıralarına uzanan yolda, ‘küçük lokma’ olarak görülen LGBT+ kategorisi üzerinden bir siyasal manevra alanı açıldığını düşündürten pek çok neden mevcut. Rejimin güncel ihtiyaçlarına göre yaftalanan ve nefret söyleminin öznesi haline getirilen bu kesim üzerinden belli bir oy tabanı konsolide edilmek isteniyor.”

“Burada dikkat çeken bir diğer boyut, LGBT+ karşıtı söylemin bulaşıcılığı. Ayrımcılık LGBT+ kesimiyle sınırlı kalmıyor, LGBT+ karşıtı mitingi eleştiren sanatçıların konserlerinin yasaklanması örneğinde olduğu gibi nefret dilini paylaşmayanlara da yöneltiliyor. Dün resmi yazışmalarda kullanılan kategorik ayrımlar bugün gayrimilli ilan edilirken, iktidarın ‘biz’ tanımına uymayan tüm kesimlere “Bir gece ansızın gelebiliriz” deniyor. Bu yüzden LGBT+ kesimine destek olmak, bilim dışı yaftalamalara “dur” demek sadece toplumsal bir sorumluluk olmakla kalmıyor, bir siyasal görev olarak önümüzde duruyor.”

***

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…


Etiketler: insan hakları, medya
nefret