05/08/2022 | Yazar: Ali Erol

LGBTİ+ düşmanlığında ortaklaşan Temmuz nefret “köşe”leri Yeni Şafak, Diriliş Postası, Milat, Star, Millî Gazete, Akit ve yerel basın yazarlarından geldi

Temmuz ayının homofobik nefret “köşe”leri Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Homofobik nefret söylemiyle bendini aşıp “köşe”lerine sığmayan, LGBTİ+’ları düşmanlaştırarak hedef gösteren gazete yazılarını okumaya devam ediyoruz…

LGBTİ+ toplumuna, kurumlarına ve kişilere karşı cinsiyetçi ve homofobik dezenformasyona ortak olan, doğrudan üreten, yayan ve teşvik eden muhafazakâr ve hükümet yanlısı medya organlarından köşe yazılarını Temmuz ayı boyunca Yeni Şafak, Diriliş Postası, Milat, Star, Millî Gazete, Yeni Akit ve yerel basın (Çukurova Barış, Balıkesir Demokrat, Yeni Konya, Başkent Postası) yazarlarından derledik.

Yeni Şafak yazarları, vatandaşlık ve siyasal katılıma varana kadar, LGBTİ+’lara hayat hakkı bile tanımıyor

LGBTİ+’lerin anayasal tanınma, ayrımcılıklara karşı güvence ve eşit yurttaşlık hakkını inkâr gereği yaftalama, hedef gösterme, kriminalize etme yetmeyince nihayet LGBTİ+’ları “terör” ile ilişkilendiren nefret korosuna dahil olan Yeni Şafak yazarlarından İsmail Kılıçarslan, “Haklıyız, kazanacağız!” başlıklı köşe yazısında gene aynı nakaratı tekrar ediyor: “…neredeyse bir terör örgütü haline gelen “eşcinsel lobisi”nin bütün yalanları…”

Yeni Şafak yazarı Kılıçarslan, esas oğlanın her zaman “Türk, Sünni, Müslüman ve Heteroseksüel” olduğunu güya bilmezden gelmenin rahatlığıyla devam ediyor: “Eşcinsel insan, eşcinselliği yaygınlaştırma faaliyetleri ve küresel sermayenin nüfus planlaması ile tüketim çılgınlığı bakımından canhıraş şekilde desteklediği “eşcinsel lobisi”, asla birbirine karıştırılmaması gereken 3 şeydir bana kalırsa… Biz Müslümanlar için eşcinsel insan günahkârdır ve sapkınlık içerisindedir… sapkın günahkârlık… onarım terapileri…”

İstanbul Üniversitesi Eşitlik Topluluğu’nun kampüste düzenleyeceği Onur Pikniği’ne karşı tekbir getirerek kampüs önünde toplanan kitlenin linç tehdidiyle başlayan LGBTİ+ düşmanı nefret salgınını da selamlayan Yeni Şafak yazarı, homofobik nefret gruplarına müdahale etmeyen polisin Onur Pikniği’ne “sözde” demesini, linçle tehdit edilen LGBTİ+ aktivistlerini gözaltına almasını görmezden gelirken, söz konusu saldırgan girişime “legal alanda mücadele” sıfatını yakıştırdı ve LGBTİ+ öğrenciler içinse “kuyruğu kıstırıp kaçacaklar” sıfatını uygun gördü.

LGBTİ+ hareketini bile isteye “pedofili” ile ilişkilendiren, kendi kurup kendi inandığı “edebiyat”tan “azgın azınlık”, “leş gibi”, “kuduz köpek” nefret nakaratlarını sıralarken “nefret” ile “terör” kokteylini harmanlayan söylemlerle söyleyecek sözünün sonuna gelince nihayet küresel komplo korosuna bağlanıyor: “Açıktır ki küresel sermaye Siyonizm’i, Tanrıyı kıyamete zorlamayı, evlilik karşıtlığını, kürtajı vd. nasıl destekliyorsa eşcinselliği de öylece desteklemektedir… Açık konuşayım: Aileyi, neslimizi, ülkemizi ve dünya isimli gezegeni düşünerek yapılacak şey bu eşcinsellik lobisinin belini kırmaktır.”

Yeni Şafak köşelerinden Ersin Çelik, (1, 2) “‘LGBT siyaseti’nde kim nerede duruyor?” başlıklı yazısında, LGBTİ+’ların hak, hukuk, özgürlük ve anayasal eşit yurttaşlık mücadelesini “eşcinselliği yaygınlaştırmak” nakaratıyla karşılıyor. Hak haberciliği gereği LGBTİ+’ları inkâra yanaşmayan medya organlarını ise “sektörün parçası” olmak, “eşcinselliği normalleştirmek”, “LGBT propagandası” yapmakla itham ediyor.

“LGBT örgütleri”ni, “siyasi zemin oluşturma çalışmaları yürütmek”le eleştiren Yeni Şafak yazarı Çelik, devam ediyor: “Çok değil 10 ay sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerinin öncesinde; politik söylemleri belirleyecek ve belki de ittifaklarda çatlaklar oluşturacak bir süreç işliyor.”

HDP’yi, “eşcinselliği savunan yapılarla içli dışlı görüntü vererek ‘siyasi adres’ ilanında bulunmak”la, CHP’yi de “LGBT’lilere yasal düzenleme vaadi”nde bulunmakla işaretlerken, gerisi tahmin edilebileceği gibi “altılı masa”da “LGBT çatlağı” çıkarma beklentisiyle devam ediyor: “Ben açıkçası Saadet Partisi’nin bu duruşundan taviz vermeyeceğini düşünüyorum… Milliyetçi ve muhafazakâr kimlikli İyi Parti’nin ise net bir söylemi yok.”

Anayasal haklardan siyasal katılma hakkını LGBTİ+ yurttaşlara tanımayan Yeni Şafak yazarı Çelik, “altılı masa”yı “LGBT siyaseti”yle devirme ümidiyle, “yaklaşan seçimler öncesinde siyaset kurumlarında hissedilecek Türkiye kamuoyunun maruz kaldığı LGBT baskısı”ndan bahsetmekte hak, hukuk ve demokrasi açısından beis görmüyor.

Yeni Şafak’tan Yusuf Kaplan, “Adam yetiştirecek adamları yetiştiren MTO üç yaşında!” başlığı altında gene saydırıyor: “…ontolojik yok oluş süreci, dejenerasyon, çürüme, tefessüh, deizm, ateizm, nihilizm, hedonizm ve eşcinsel sapkınlık biçimleri…”

Yeni Şafak’tan Ayşe Böhürler, anarşist antropoloğun devlet ve planlama eleştirisiyle başladığı “Okunaklılık” başlıklı köşe yazısında derken “konu”yu, “LGBT ve lobisinin baskısı”na getiriyor: “Mustafa Merter’in sohbetlerimizde sık sık dile getirdiği konulardan birisiydi LGBT lobisinin baskısı. Matrix diye tanımladığı sanal dünyanın eşcinselliği bu lobi vasıtasıyla desteklediğini ve tıp bilim çevrelerinin de buna duyarsız kaldığını söylüyor. “Acı çeken insanlara yardım etmek amacıyla bu konuya…”

Yeni Şafak yazarı Böhürler’in “sık sık sohbet ettiği”ni söylediği de, gene gazetesi Yeni Şafak tarafından, “uzman, cesur ve de bilimsel” isimler diye bir araya getirip LGBTİ+ kurumlarına yönelik nefret nakaratlarını tekrar etsinler diye mikrofon tuttuğu isimlerden biri. Heteroseksist cinsiyet rejiminin ürettiği toplumsal homofobiyi görmezden gelen yaklaşımın “egosintonik” eşcinselliğe karşı tarihsel süreçte yapabileceği bir şey kalmayınca son çare “egodistonik” eşcinselliği “tedavi”ye kalkışan yaklaşımın temsilcilerinden olan ve Yeni Şafak Yazarı Ayşe Böhürler’in de aracı olduğu söz konusu “uzman, cesur ve de bilimsel” ismin dezenformasyonuna karşı daha önce Türkiye ruh sağlığı kuruluşları cevap vermişti: “Bu yayınlar nefret ve şiddeti arttırıyor”

AKP Genel Başkan Danışmanı, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji akademisyeni de olan Yeni Şafak köşe Yasin Aktay, “Babalar ve oğullar, sekülarizm ve dindarlık arasında” başlıklı yazısına, “oğlunun ibne olmasını kim ister” diyemeyeceğinden, “LGBT’yi siyaseten savunan babalar çocuklarının LGBT’ci olmasını ister mi?” ara başlığı atıyor: “Ebeveynlerle çocuklar arasındaki bu ilişkinin özellikle LGBT’ye karşı tavırlarda da farklı bir yansımasını görmek mümkün. Bugün LGBT’cilere özgürlük ve hoşgörüyü savunan yetişkin siyasetçilerin önemli bir kısmı kendi çocuklarının asla LGBT’ci olmasını istemez, arzu etmez, böyle bir ihtimali bir kâbus gibi görür. Bu konuda yapılmış bir dizi sosyolojik araştırmanın sonuçlarına bakılabilir. Özellikle bu işin siyasi söylemini dillendiren siyasetçilerin hepsine sorun isterseniz. Kendi çocuklarının eşcinsel olmasını isterler mi? Kendi çocuklarının bu çevrelere takılmasını ve bir gün karşılarına farklı bir cinsel tercihle gelmesini isterler mi? Bu, LGBT siyasetinde söz söyleyenler için iyi bir samimiyet testidir aslında. Kendi evlatlarını asla görmek istemedikleri bir yere bütün yolları açmak istemelerindeki samimiyetsizliği bir kenara bırakalım. Nesillerle ilgili bu lakaytlık ve tutarsızlık yeni nesillere de ister istemez bir anlamsızlık duygusu olarak sirayet eder.”

Yasin Aktay, geçen sene de, “sekülerleşmenin seksüel ilişkilerini” Diyanet’in diliyle “Lut kavmi”ne bağlamış, “eşcinselliğin toplumsal dokuyu tahrip ettiğine, aile hayatını yok ettiğine ve neticesinde ekini bozduğuna dair bir yığın alamet” belirdiğini söylemiş, LGBTİ+’lara, “mahremiyetinize karışmıyoruz, eşitlik talebiyle toplumsallaşmayın” ayarı çekmişti!

2019 yılı sona yaklaşırken, çıktığı günden beri “köşe” yazarlığı yaptığı Yeni Şafak’ta kaleme aldığı “25 yıl sonra” başlıklı bir “köşe” yazısı ile “veda” ettiğini duyuran Hayrettin Karaman, Temmuz ayında, “Cinsiyet” başlıklı yazısıyla yeniden sahnedeydi. “Köşe” ile yetinmeyen gazetesi, bir de, “Allah insanı erkek ve dişi olarak yaratmıştır” başlıklı infografik hazırladı. İslam Hukuku profesörü Hayrettin Karaman, bu kez okur karşısına aynı zamanda “interseks” uzmanı olarak çıkıyor: “…bunlar mümkün ise tedavi edilir, değilse diğer özürlüler gibi yaşarlar, kulca sabrederler…” Yeni Şafak yazarı Hayrettin Karaman, gazetesinin Onur Ayı Haziran’ın kapanışını homofobik inkâr ve dezenformasyonla taçlandırdığı “LGBT Dosyası”ndan aldığı “Eşcinsellik doğuştandır yalanı nasıl ortaya çıktı?” sorusuyla devam ederken, “Benim tatmin olduğum ilmî açıklamalara göre eşcinsellik doğuştan (Allah’ın böyle yaratması sonucu) değildir” diye ekliyor.

Diriliş Postası yazarları “LGBT”ye sansür olmadı yasak o da olmadı Devlet’ten “önleyici tedbirler” bekliyor

Diriliş Postası yazarı Yunus Emre Altuntaş, “Çağın vebası: Sosyal medya ve dijital platformlar” başlıklı köşe yazısında, “günümüz insanı eşinden, çocuğundan hatta kendinden çok sosyal medya ile vakit geçiriyor” diye dert yanıyor: “Genç nüfusun sosyal medya üzerinden bina ettiği çarpık sosyalleşme tehlikesi”nin ardından gelecek satırları tahmin etmesi zor olmuyor: “Artık mahremiyetin olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Gençlerin orta noktası yok ve her şeyde çok aşırılar.”

Söz konusu “LGBT” olduğunda “sansür”ün yetmediği daha baştan doğrudan sürekli yasak isteğiyle ve de İstanbul Sözleşmesi’nin feshiyle yetinmeyip feminist ve LGBTİ+’ların o kanunları savunmasından ötürü kadını koruyan kanun olmasın isteğinden hatırlayacağımız Diriliş Postası’nın “şair” köşe yazarı, “çağın vebası” başlıklı yazısında nihayet “LGBT sapkınlığı”na geliyor: “Bir de buna dijital platformlar tarafından yayılan dejenere ahlak çağrısı eklenince manipülasyonun sınırları çok genişliyor. Çocuklar daha küçük yaşlardan itibaren maruz kaldıkları bu asimilasyon sürecine zaman içinde alışarak sahiplenmeye başlıyor. Son 10 yılda mantar gibi çoğalan LGBT sapkınlığı bunun örneklerindendir.”

Diriliş Postası yazarının gene tek bildiği “sosyal medya platformlarına yasak” çağrısı; gerisi “LGBT”yi “sapkınlık” ve “küresel proje” ile bulamaç ettiği nefret kokteyli: “Artan boşanma oranları, aile içi şiddet, intiharlar, terör, uyuşturucu müptelalığı, fuhuş, kumar ve LGBT sapkınlığı hep bu küresel projenin marifetidir… Her türlü sapkınlığı “özgürlük” çerçevesi içerisinde tanımlayan bu küresel projenin söylemleri…”

Diriliş Postası yazarı Murat Çetin ise “LGBT sapıklığını savunmak, toplumu bitirir!..” buyuruyor: “Mide bulandıran, konuşurken bile rahatsızlık veren bu meseleyi, dilim döndüğünce, kalemim yettiğince istifadenize sunuyorum.”

Diriliş Postası yazarı, cinsellikten giriyor, “helal”dı “haram”dı, hâliyle “haram”dan gelsin “helak”, “helak”tan geçmiş kavimler nasıl olsa LGBTİ+’lara küfür de nefret de bedava hâliyle sıyrıl söylem sorumluluğundan bağla gitsin Lut’a: “İşte bu ayette geçen “iğrençlikten” murad, “eşcinsellik” yani; erkeğin erkek ile cinsel duygularını tatmin etmesidir… Nitekim Lut kavmi de gökten taş yağması ve yerin altının üstüne gelmesiyle helak edilmiştir. İşte bu ve türevi cezalar, haddi aşmanın neticesidir.”

Köşe yazarı, “Geçtiğimiz günlerde bir tanıdığım, “Ben eş cinsel bir kişiyi evvela yadırgadım. Sonrasında onun hikâyesini dinleyince, kendisine hak verdim. Bu insanın içten gelen bir duygusudur…” diyen yakınından yakınıyor: “…fıtratla alakası olmayan sözler… ‘hırsızlığı’ ve ‘faizi’ meşru mu kılalım… ‘cinayet’ de serbest olsun... o halde ‘zinayı’ helal mi sayalım…”

Diriliş Postası yazarı Murat Çetin hep aynı nakarat nasıl olsa demiş olmalı ki köşe yazısının geri kalanını geçen senenin Eylül ayından kalma yazısından kopyala-yapıştır yapmış: “Lutilik dediğimiz eş cinsellik; insan gibi mükerrem bir mahlûku; hayvandan daha aşağı bir derekeye düşürür. Çünkü hiç bir hayvan kendi cinsiyetiyle böyle bir “pisliği” yapmaz. Kadın ve erkeğin münasebeti, üçüncü bir nesnenin yani çocuğun vücuduna sebebiyet verir. Homoseksüel, biseksüel, lezbiyen ve gay gibi bir sapıklığı müdafaa edenler, neslin devamını nasıl mümkün görüyorlar?”

Devleti, geçen sene, eşcinselliği “kesip atmaya” çağırdığı gibi gene aynı kurumsal ayrımcılık ve nefret suçu nakaratını soran yok soruşturan yok diye saçmakta pek bir rahat tekrar ediyor: “Toplumu koruma görevi “Devlet”te olduğuna göre; devlet, bu gibi sapıklıkları önleyecek “tedbirleri” almalı. Zira toplumları oluşturan yegâne unsur ailedir. Ailenin olmadığı yerde, millet de olmaz devlet de. Sapıklıkları normal karşılayan bir toplumda, aile yok olmaya mahkûmdur. “Rujlu erkekler” ve “Sakallı kadınlar” gibi saçmalıkların savunulduğu ve normal görüldüğü Avrupa’nın, “çöküşün” eşiğine geldiğini görmüyor muyuz?”

Milat yazarları cinsiyetçi ve homofobik nefretlerini antisemitik söylemle mayalıyor

Milat’ın “genel cerrahi uzmanı” köşe yazarı Cenap Şirin, “Kedilere fare tutma kursu” başlıklı yazısında, “arılara bal yapma, kedilere fare tutma, atlara koşma, kuşlara uçma, balıklara yüzme dersi mi veriliyor” diye pek manalı soruyor: “Bugünlerde LGBT’ye özgürlük yaygarası yapanlar, bir zamanlar da “okullara cinsel eğitim dersleri konulsun” peşindeydiler. Birçok sorunun temelinde cinsel eğitim eksikliği yatıyormuş da, bu derslerle çok problemler çözülürmüş de(!)… Amaçları hayatı ve insanı cinselliğe indirgemek, cinsellikle meşgul ederek, beşeriyeti ulvi hasletlerinden soyutlamaktı… global üst akıl… küresel atak… “cinsiyetsizlik” projesi…”

“LGBT gibi sapkın örgütler… Eşitleme soysuzlaştırmadır”, “LGBT ocağı AİHM” gibi pek orijinal cinsiyetçi ve homofobik nefret söylemlerinden hatırladığımız Milat köşe yazarı, “erkeğimsi kadınlar ile kadınımsı erkekler” yakınmasıyla “Kadın ile erkek elbette hukuk önünde “eşit”dirler, olmalıdırlar, ama biyolojik eşitliğe zorlanamazlar” buyuruyor.

Milat köşe yazarı sadece “basur” uzmanı değil meğer aynı zamanda “feminizm” konusunda da uzman olduğunu gösteriyor: “Bunları yapanlar “feminizm” üzerinden kendilerine kapı aralıyorlar. Feminizme bizde ve Batı’da yüklenen anlamlar tamamen bambaşkadır. “Batı” da feminizm temel motivasyonunu emperyalizm, kapitalizm, savaş karşıtlığından alır ve sivil bir harekettir. Türkiye’deyse feminizm Batı’ dakinin tam aksine emperyalist, kapitalist ve modernleşmeci politikaların ve resmi ideolojinin parçasıdır.”

Sonra Milat köşe yazarı genel cerrahi uzmanı Şirin, “cinsiyetsizleştirme”, “Lut Kavmi”, “Luti” lik, “Sodom” ve “Gomore” şehirlerinin yeryüzünden silinmeleri, Lut Gölü” nün dibini boylamaları diye saydırıyor: ““Cinsiyetsizleştirme” kadınları erkekleştirme, erkekleri kadınlaştırma ilkelliğe dönüş ve hüsrana, felakete yollanıştır.”

Milat köşe yazarı cinsiyetçi ve homofobik nefret söylemiyle yetinir mi, üstüne bir de antisemitik cila çekiyor: “İbrani şehirler olan “Sodom” ve “Gomore” nin helakı İbranileri yeterince uslandırmamış olacak ki küresel sermayenin projesi olan “cinsiyetsizleştirme”yi 21. Asırda tekraren piyasaya sürüyor, insanlığı yeniden “Luti” liğe zorluyor ve yönlendiriyorlar. İbranilerin içinde Einstein gibi akıllı insanlar olmakla birlikte zorunlu akraba evlilikleri nedeniyle düşük IQ lu olanları da mebzuldür.”

Konya’da hekimlik yapan Milat köşe yazarı aynı zamanda “genel cerrahi uzmanı” olunca ürettiği nefret bulamacına hasta hakları hak getire damgala gitsin etikten yoksun kendi mesleğinden bir parça da katıyor: “Condiloma Aküminata “Luti” liğe biyolojik yaptırımdır. Condiloma Aküminata “Luti” ler için bir “dur” ihtarıdır, biyolojinin sapıklığa isyanıdır. Condiloma Aküminata kahir ekseriyetle “Luti” lerde ortaya çıkar. Anüs etrafında bir siğiller yumağıdır. Bu yumak karnabahar görüntüsünde olup bazen bir yumruk cesametine erişip anüsü ve çevresini çepeçevre sarar. Condiloma Aküminata’ nın sebebi seksüel geçişli HPV virüsüdür. Tamama yakını “Luti” lik yoluyla olan cinsel temasla taşınır.”

Milat yazarı Zeynep Alkış, “Küresel sapkınlık: 3. cinsiyet” başlıklı köşe yazısına, “63 yaşındaki trans yaratık” diye başlıyor, “küresel sapkınlık”tan “küresel proje ve kurgular”a geçiyor: “cinsiyet bitiyor ,evlilik bitiyor ,doğurganlık bitiyor , İntihar artıyor ,Salgın hastalık artıyor , Yapay zeka insan yerine geçiyor… Eşcinsel, biseksüel bireylerin tercihlerine saygı duymakla başlayan tehlikeli bu süreç ,bunları desteklemek ve modernite altında hoş göstermek mümkün değil. Ayrıca cinsiyetsizlik akımı ile toplumun cinsiyetsiz bir hale getirilmesi doğru bir bakış açısı olamaz. Bu eğilim çocuklarımız ,gençlerimiz ve toplumumuz için büyük tehlikedir…

Milat’ın ak sakallı dedesi Muhammed Özkılınç, Haziran ayında ağzına aldığı “onur” kelimesini nefretiyle kirletirken kurumsal ayrımcılık ve nefret suçu çağrısı yapıyordu, Temmuz ayında ise “LGBT sapkınlığına karşı BOYKOT” başlığı altında, “arı-namusu, iffeti ve hayayı benimseyen tüm özel ve tüzel kişilikler, STK’lar olarak, iffet ve haya düşmanı LGBT bayraktarı kurum ve kuruluşlara karşı boykot yapalım” buyuruyor. Ardından, “ahlaksızlık”, “boykot”, “ambargo”, “düşman”, “LGBT ahlaksızlığı”, “Yahudi ve haçlı malları”, “LGBT hamisi Yahudi malları” diye saya saya gidiyor…

Star yazarının manevi gelişimi için gençliğinde çıktığı yol vara vara ayrımcılık ve homofobik nefret suçuna varıyor

Homofobik nefret söylemine “inanç ve ahlak” serbestisi isteyen Star yazarı Mustafa Sabri Beşer, “Gökte aradığım tarikatı yerde buldum” başlıklı köşe yazısına, “Aile; insanı en kısa yoldan Allah'a ulaştıran yol yani tarikat” diye başlıyor, gençlik yıllarında manevi gelişimi için arayıp kat ettiği onca yolun çıka çıka ayrımcılık ve nefrete çıktığını aşikâr ediyor: “Maalesef toplum olarak bu en önemli basamağı ihmal etmiş bulunuyoruz. Bunu ihmal ettiğimiz için; gençlerimizin deizm batağına doğru kaydığından, ateistlerin sayısının artış göstermeye başladığından, LGBT gibi sapkın bireylerin sayısının arttığından sık sık şikâyet eder hale geldik. İşte bu gerçek tarikat ve yolda aradığını bulamayan gençler başka yolların peşine düşüyorlar maalesef.”

“Sosyal medya ve dijital platformlar”ı “çağın vebası” sayıp Devlet’ten sansür isteyen yetinmeyip nasıl olsa bedava değil mi diyerekten “LGBT”ye söven Diriliş Postası yazarı gibi Star yazarı Beşer, “toplum olarak asla boş bırakılmazdık” dediği gençlik günlerini yad ederken Diriliş Postası yazarı gibi “Her ne kadar bu konuda devlet kurumlarının teyakkuzda olması gerekiyorsa da” deyip, “asıl tedbiri anne ve babaların alması”nı bekliyor: “Bugünlerde, özellikle çocuklarımızı hedef alan ve onları LGBT sapkınlığının içine çekmeye çalışan bir tuzağın köşe taşları döşeniyor. 14 ülke tarafından eşcinsel sahneler nedeniyle yasaklanan "Lightyear" isimli animasyon filmi 2 Eylül'de ülkemizde gösterime girecek. Dünyada 17 Haziran'da vizyona giren filmin ülkemizde 2 Eylül'de vizyona girecek olması da oldukça manidar aslında. Maksat okulların açık olduğu dönemde toplu gösterimler yaparak çocukların saf zihinlerini bulandırmak.”

“Sigara mı LGBT mi?” başlığı altında ise Star yazarı Mustafa Sabri Beşer, “bazen anne babamız bazen de bir manevi büyüğümüz”ün “boş” bırakmamasıyla olmaz bu iş deyip gene geri Devlet’in şefkatli kollarını çağırıyor: “Bazı alışkanlıklar kişinin vücut sağlığını bozar, bazıları ise toplum sağlığını. Nasıl devlet gerektiğinde bireyin sağlığını bozan alışkanlıklara müdahale edip yasaklayabiliyorsa toplum sağlığını bozan davranışlara da gerektiğinde müdahale edip yasaklayabilmelidir.”

Sigaraydı Yeşilay’dı uzatsa da Star yazarı sadete geliyor: “Devlet, sigara ve uyuşturucu maddelerle verdiği mücadeleyi LGBT sapkınlığı için de vermelidir. Bu konuda gerekirse yasal düzenlemeler çıkarılmalı, bu sapkınlık kontrol altına alınmalı ve yok edilmelidir. İstanbul Sözleşmesi'nin feshedilmesiyle bu konuda önemli bir adım atıldıysa da bu yeterli değildir.”

Ha, sadete gelirken elbette arada “küresel operasyon”, “sapkın LGBT toplulukları”, “LGBT'lilerin sapkın yaşam tarzları”, “LGBT bir sağlık sorunudur, hastalıktır”, sonra gene “sapkınlık”, sonra bir daha “LGBT sapkınlığı” gibi pek orijinal nakaratları da saydırıyor star yazarı. 

Millî Gazete yazarları “İstanbul Sözleşmesi, LGBT, toplumsal cinsiyet eşitliği” kabusuyla köşelerinde dönmeye devam ediyor

Millî Gazete (1, 2) yazarı Siyami Akyel, “Irkçı Emperyalizmin Sinsi Planları” başlıklı yazısında, “şeytanın çocukları” diye tariflediği “ırkçı emperyalistler”in “sinsi planları”nı deşifre ediyor: “sapkınlık… nihayet zina ve LGBT ile fıtratı bozma, nesli başkalaştırma girişimleri…”

Millî Gazete yazarı Abdülaziz Kıranşal, “İslami Medya Kuruluşları ve Vebalimiz” başlıklı yazısında, Allah’ın, Müslümanlara, “en büyük hayallerinden ve arzularından birisi İslami ilke ve prensiplere uygun medya kuruluşlarına sahip olma”yı nasip ettiğini söylüyor, gel gör ki diyor, “Müslümanların katkılarıyla kurulmuş medya kuruluşları, yayın politikalarını kendi dinimize, değerlerimize, özümüze ve ruh kökümüze uygun bir şekilde değil de, reyting kaygısıyla, birilerine şirin ve hoş görünme endişesiyle, bir takım siyasi ve ideolojik strateji ve hesaplarla belirlerlerse elimizdeki bu nimetlerin geri alınması yakındır” diye ekliyor.

Bize ne bunlardan demeye kalmıyor, Millî Gazete yazarı onca lafı “Batılın propagandası” derken hop asıl “konu” baştan belli “Sapkınlığın propagandası”na bağlıyor: “Emperyalistlerin kontrolündeki medya kuruluşlarının sapkın yayınlarına karşı mücadele adına ve ailemizi ve nesillerimizi bu zararlı yayınlardan korumak için kurulmuş medya kuruluşlarımız, başta aileyi ve nesli mahveden İstanbul sözleşmesini, LGBT’yi, toplumsal cinsiyet eşitliği gibi yıkıcı projeleri savunan ve bu alanda bayraklaşmış insanlara kendi propagandalarını ve sapkın fikirlerini tanıtma imkânı tanırlarsa tüm bu haramların ve sapkınlıkların meşrulaşmasına da vesile olmuş olurlar.”

Millî Gazete yazarı Kıranşal’ın “asıl” derdini hatırlayalım: “…anneliği ve ev hanımlığını basitleştirip, iş kadınlığını teşvik ediyor, ETCEP projesi, İstanbul Sözleşmesi, AB uyum yasaları, LGBT dernekleri, pozitif ayrımcılık, haksız nafaka yasaları ve yanlış aile politikalarıyla kendi toplumunun aile yapısını çökertiyor.”

Yerel basından homofobik nefret köşeleri

Adana yerel basınından Çukurova Barış Gazetesi köşe yazarı Kurtuluş Kılınç, “Bugün hem ülkemizin hem tüm dünyanın başına bela olan en büyük oluşumlar LGBT+İ ve benzeri dernek ve gruplardır. Eğer bugünden önlem alınamazsa yarın çok geç olacak” buyuruyor.

Ha, Çukurova Barış yazarı elbette anayasal hakların kullanılmasına karşı değil ama: “Her yıl sokağa çıkmaya başladılar. Ben bugüne kadar belki yüzlerce eyleme katılmış, onlarcasının organizasyonunda yer almış bir insan olarak kişilerin yasal haklarını kullanmalarında herhangi bir beis görmüyorum. Hatta destekliyorum ancak bu oluşumlar sadece yasal haklarını kullanmadılar aynı zamanda kendi yaşadıkları ahlaksız hayatı başkalarının da yaşaması için bir dayatma içine girdiler. Kendi özgürlüklerini bahane ederek bizim özgürlük sınırlarımızı ihlal ettiler.”

Çukurova Barış köşe yazarı, “Konunun hastalık mı sapkınlık mı olduğuna” bu yazıda değinmeyecekmiş: “Bilimsel verilerle konuşulacak olsak zaten ne olduğunu herkes kabul eder ama birileri işlerini gelmeyince bilimi bile reddeder.” Köşe yazarı, “Son olarak şu cümle ile bitireyim” derken, bekleneceği gibi yasal hak falan önce tüm o kendi söylediklerini bitiriyor: “Onur adı altında ahlaksızlığı yaymaya çalışan bu oluşumlara karşı İstanbul’da bir gurup gencin eylemleri çok önemliydi. Madem devlet yapamıyor bunu sivil toplum kuruluşları yapacak. Gençler ülkenin her yanında bu ahlaksızlıkların karşısında duracak ve toplumun temelini korumaya çalışacak. Yoksa en ufak bir sarsıntıda yok olacağız. Allah korusun.”

Balıkesir’den Demokrat gazetesi köşe yazarı Erhan Yırcalı, “LGBT” başlıklı yazısında, “üzülerek söylüyorum” diyor ve pek orijinal tespitini ortaya koyuyor: “Şu anda 2022 yılındayız ve LGBT ve benzeri kuruluşlar toplumumuzun bozulmasına yardımcı oluyorlar.

Onursuzluk üzerine kurulu bir düzen ve hayat isteyen bu kuruluşlar onur yazan maskelerle yüzlerini örtmeye çalışmaktadır.”

Balıkesir’den köşe yazarı, “1999 yılının Kasım ayı sonların da Fransa'nın Paris şehrinde idim. Paris’in ünlü Şanzelize Caddesinde yürürken polislerin yolları kapattığını ve tedbir aldığını gördüm. Bunun sebebi ise 15 dakika sonra başlayacak gösteri yürüyüşü imiş. Yürüyüş başladığında yürüyenlere tepki gösterenler oldu. Bu yürüyüşü yapanlar ise, erkek erkeğe evlenmek isteyenler ve onlara destek verenler miş. Ben bunu öğrenince çok şaşırmıştım” diyor ve “şaşkınlığa” devam ediyor: “LGBT ve buna benzer kuruluşlar “insan hakları, özgürlük” gibi masum isteklerle ortaya çıkıp sapkınlıklarını örtbas etmeye çalışıyorlar. Bununla kalmıyorlar bu sapkınlıkları için eylem bile yapıyorlar.”

“Din, ahlak, bayrak, namus ve vatan…” diye saymaya devam ederken, Balıkesir’den köşe yazarı, “sivil toplum kuruluşlarını, sağduyu sahiplerini bu konuda duyarlı ve tepkili olmaya davet ediyor”, “Artık bu LGBT gibi kuruluşlarla mücadele etme vakti gelmiştir, meydan boş değildir” diye de ekliyor.

Konya yerel basınından Yeni Konya köşe yazarı İbrahim Arıcı, “Ahlaksızlığa Dur De!” başlıklı yazısına, “Gözümüzü nereye çevirsek varlar. Hiç çekinmeden aleni bir şekilde kendilerini ifade ediyorlar. Dizilerde oynuyor, Sosyal medyada etkili, televizyonlarda sürekli boy gösteriyorlar. Gençlere soruyoruz en ünlü sosyal medya fenomenleri kimdir? İlk 5 te 2 tanesi bunlardan. Allah aşkına ne oluyoruz?” sorusuyla başlıyor.

“Kısa adı LGBT olarak yazılan ama açılımını bile burada yazmaya ar duyduğum bu kesim artık çığırından çıkmış durumda” diyen Yeni Konya köşe yazarı, cinsiyetçi ve homofobik bulamacına, “Bunlar kadın hakları adı altında ahlaksızlığı bir özgürlük gibi normalleştirme gayreti içerisindeler” diyerek devam ediyor.

Denizde kum memlekette köşe yazarı biter mi, Ramazan Ercan Bitikçioğlu isminde, Başkent Postası’ndan bir köşe yazarı, “Haberler kötü...” başlıklı yazısına, “kolla götü” diye devam ediyor. Nasıl olsa memlekette küfür de, homofobik nefret de bedava olunca “köşe”leri çöple doldurmanın sorumluluğu da olmuyor hâliyle Bitikçioğlu isimli köşe yazarı da kendi kendine eğlenirken “Darılmayın ama vaziyet aynen böyle” falan diye de ekliyor: “LGBT sapıkları veya ilâvesiyle LGBTI (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Trans ve İntersex) şerefsizliğinin, Türkiye gibi kahir ekseriyeti Müslüman bir ülkede böylesine serkeşlik yapabilmesi hakikaten de kötü bir haberdir.”

Akit’in homofobik nefret köşeleri

Nefret söylemi üretme, yayma ve teşvik yayın organı Yeni Akit’in köşe yazarı, aynı zamanda Yazı İşleri Müdürü Ali Karahasanoğlu’dan, muhalefet karalama bahaneli homofobik nefret siyasetiyle hep aynı nakarat: “CHP: (Haşa) Allah izin verirse, 24 saatte eşcinselliği meşrulaştıracağız! Cümlenin başındaki “haşa” ifadesini ve “eşcinselliği meşrulaştırıcağız” ibaresini ben ekledim… Bugüne kadar, Kılıçdaroğlu’nun İstanbul Sözleşmesi ile ilgili onlarca açıklaması olduğu halde, bir tanesinde, “Eşcinselliğin meşrulaştırılmasına destek vermiyoruz. Ama İstanbul Sözleşmesi’ni, sadece şiddeti önleyeceği için geri getireceğiz” dediğini duydunuz mu? Bazı eşcinseller bireysel olarak, hatta eşcinsel dernekleri, eşcinsel destekçisi barolar, laikçi dernekler davacı oldular, sözleşmeden çıkılması kararının iptalini istediler.. Saadet Partisi yöneticilerinden, genel başkandan, yardımcılarından eski söylemlerini sürdüren yürekli bir açıklama duyamadık.. Millet İttifakı içinde yer alacakları için, ortaklarını kızdırmak istemiyor olmalılardı.”

“Sayın Akşener bir an için; “Kılıçdaroğlu’nu tanıyınız” derse nasıl tanıyacağız?” diye soruyor Hacı Yakışıklı, gelsin cevap: “Lezbiyen, gay, biseksüel ve transeksüellere (LGBT) alan açıp sosyolojik olarak meşru görüyor!” Hacı Yakışıklı, “altılı masa”yı tepiklemeye devam ediyor: “6’sı bir araya geldi… 1’i İstanbul Sözleşmesi kaldırılsın dedi, 1’i getirilsin dedi. 1’i LGBT’ye umut vaat etti, 1’i LGBT sapkınlık dedi.” Yaşar Değirmenci de, yandaş medyanın kendi çalıp kendi ürettiği dezenformasyonun bıktırıcı nefret nakaratıyla tekrar ediyor: “LGBT tarafından desteklerinden dolayı fahri üye seçilen, Kılıçdaroğlu!”

Akit’ten Ahmet Gülümseyen “spor” yazarı diye cinsiyetçi ve homofobik nefret nakaratları değişecek mi: “Spor üzerinden cinsiyet eşitliği kavramına prim yapma/yaptırma gayret ve çabasının sürdüğünü görmek, endişe boyutuna ulaştı. Hangi spor branşını yaparsanız yapın, yapılan spor branşında bayan/erkek ayrımı yapmamak, hatta üçüncü bir cinsiyeti oluşturmak gibi sapkın bir çalışma içinde olunduğunu görmekteyiz… Kökü aile olan bu düzeni zedeleyen, bölen ve parçalayan sürecin spor üzerinden ‘cinsiyet eşitliği’ adı altında… İslami kimlikle uyuşmayan, antrenmanların kadın-erkek karma olarak gerçekleşmesi, kurallar gereği giyilen kılık-kıyafetler… Cinsiyet eşitliği değil Cinayet eşitliği… LGBTİ gibi sapkınlıklar…”

İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik kadrolu dezenformasyon korosunun cinsiyetçi ve homofobik nefret nakaratçılarından Akit’in psikiyatr köşe yazarı Sefa Saygılı, “İstanbul Sözleşmesi’nden kurtulduk mu?” başlığı altında bir kez daha bıktırıcı tekrarını bu kez de Danıştay davasının ardından yineliyor: “Her ne kadar stratejik derinlik uzmanı namıyla müsemma Ahmet Davutoğlu’nun önderliğinde imzalanmış ise de, bu sözleşmeye asıl sahip çıkanların başta HDP ve CHP ile feminist örgütler ve LGBTİQ+  bireylerinin olduğu apaçık ortadadır… İstanbul Sözleşmesi’nin ve 6284 sayılı yasanın zararlarını anlamak için, öncelikle feministlerin söylemlerine, Mor Çatı Derneği’nin sosyal medya hesaplarına, LGBTİQ+ dernekleri ile KAOS GL internet sitesine ve kullandıkları slogan ve taşıdıkları dövizlere bakılması yeterli olacaktır… İçimizdeki feministler ve LGBTİ sevicileri İstanbul Sözleşmesi’ni ve uzantı yasası 6284 sayılı yasayı anlamıyor veya anlamak istemiyor…”

Akit’in psikiyatr köşe yazarı, kadın ve LGBTİ+ düşmanı aynı cinsiyetçi ve homofobik nefret nakaratlarını bir de “Türkiye Aile Meclisi Genel Başkanvekili Prof. Dr. Sefa Saygılı” sıfatıyla yayınlıyor. 

Haftanın gündemi, konusu her gün ama her gün “köşe” dolduran Akit yazarlarından Abdurrahman Dilipak için fark etmiyor. Nefret nakaratlarını komployla harmanlarken, hep aynı cinsiyetçi ve homofobik söylemle tekrar ettiği yazılarıyla kadın ve LGBTİ+ düşmanlığına devam ediyor: “LGBTQI, Pedofili, eğlence, turizm, kumar, alkol ve uyuşturucu bu alemde iç içedir. Fuhuş… Geçenlerde birine domuz kalbi takıldı. Niye keçi değil! Niye tıbbi kemik tozunu sığırdan değil de domuzdan üretirler! Domuz pislik yer. Yahudiler sığırdan üretir kemik tozunu kendileri için…”

“O İstanbul Sözleşmesi, Lanzarotte savunucuları, aileyi bitiren pozitif ayırımcılık uygulanan LGBT, Türkçesi ile “Bu fahişe ve türevleri”, fuhşiyatı meşrulaştırma çabasındaki “içimizdeki Lolita avcısı Satanist Pedofolik Mykonos’lular”ın kankaları… Bu Deistler, bu LGBT’liler…”

“Ahlaksızlık bile, pozitif ayrımcılığa tabi bir akım olarak artık fahişe ve türevlerinin toplandığı fuhşiyat topluluğu LGBTQI+ olarak tanımlanıyor… Gay bir baba, lezbiyen bir anne (Anne-baba ne demekse, çünkü artık bu şeyler akışkan ve değişken olabiliyor) çocuklardan biri biseksüel, biri ensest, akrabalar pedofolik, arkadaşların kimi deist, kimi agnostik falan! İstanbul Sözleşmesi, Lanzarotte…”

Not: Bu dizide, köşe yazılarından yapılan alıntıların yazım hatalarına dokunulmuyor; olduğu gibi alınıyor.


Etiketler: insan hakları, medya, nefret suçları
nefret